Din, otoriter bir iktidarı inşa etme alanı değil, toplumsal özgürleşme ve eşitlenme alanıdır
Kutsal sözleri kendisi gibi anlamayanları düşman ilan etmek, kutsal mesajın evrensel barış ve kardeşlik ilkesini kökünden yok etmek demektir.
Aynı kaynaktan gelen dini mesajlar, insanlar arasında vicdani birliği, inanç özgürlüğünü, zora dayalı olmayan ve barışçıl ilişkilerle gelişen evrensel bir kardeşliği öğütler.
Hiç bir peygamber, insanlar üzerinde otoriter bir baskı aracı olabilecek, tekçi bir devletleşme mücadelesini dayatmamıştır.
Musa peygamber, Mısır firavunlarının köleci zihniyetine karşı çıkan bir toplumsallaşma çizgisi izlemiş ve kendisi dâhil kendi kuşağının, geçmişin köle-efendi zihniyetinden kaynaklanan zaafları taşıdıklarından hareketle, Kudüs'e giremeyeceğini açıklamıştır.
Dinin bir özgürleşme, kardeşleşme ve yeryüzü nimetlerini adaletle paylaşarak, gönüllü yardımlaşma ilişkilerini kurabilme alanı olduğu açıktır.
Kısacası din, insanların birbirine güven duyabildiği, toplumsal ve bireysel özgürlüklerin güvence altına alınıp korunabildiği bir toplumsallaşmayı hedefler.
İnsanların arasına kıskançlık, bozgunculuk ve ayrıcalık tohumları ekecek her şeye karşı çıkar ki, bunların başında otoriter-totaliter zorbalık sistemleri vardır. Dine karşı din savaşı çıkaranlar, zalim iktidar otoriteleridir.
Bugün İran ve Arap devletleri, petrol zengini oldukları halde hiç birinde gerçek bir demokrasiye geçilmemiş ve gelirlerin, topluma eşitlik ve adalet içinde dağıtılması engellenmiştir.
Toplumun geliri barışa değil, savaşa ve aşırı silahlanmaya aktarılmıştır. Bu ülkelerde sisteme muhalefet etmenin cezası çok ağırdır. Basın sansür altındadır, ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı yoktur. Bu ülkelerin zulümden kurtuluş yolu, devrimci bir uyanış ve dirilişten geçmektedir.
Emperyal sistem, halk isyanı ile içeriden yıkılsa dahi bu ülkelere dışarıdan müdahale edebilme bahanelerini hazırlamaktadır.
İran'a ABD müdahalesi, İran halkı için bir utanç kaynağı olacaktır. Gerçek bir toplumsal devrim ancak iç dinamiklerin birleşik mücadelesiyle başarıya ulaştığında ve mandacılığı reddettiğinde, kendini özgürlüğe ve barışa açabilir.
Emperyal güçler, hiç bir halkın her yönden özgür olmasına izin vermek istemez ve her toplumun, küresel kapitalizme kendilerince belirlenen bir nizam ve kurallar içinde entegre olmasını dayatır.
Bugün sosyalist bir blok olmadığı için emperyal saldırganlığı durdurabilecek kısmi bir güç de yoktur.
Hâl böyle iken, halkların birbirini boğazlamasını tetikleyen silah, enerji ve teknoloji tekellerinin kıskacından çıkabilmek ve bölgesel demokratik barışı inşa yoluna girebilmek, insanlık için kaçınılmaz bir zorunluluk arz etmektedir.

