Ve ruhban hiyerarşisinin dogmatizmi
Geçmişin gerçekliğinde diller, hiç bir zaman oluşumlarını kesinlikle tamamlayıp bitiren yapılar değillerdi. Dillerin, özgür bir akış içinde ve farklılaşmalarla zenginleşen çoklu bir etkileşimi, açılımı ve değişimi vardı.
Ulus-devletlerle birlikte dilin modernize edilmesi, her ses için ayrı bir harfin ve dile en uygun bir alfabe temelinde dilin merkezi bir eğitimle uluslaşma sürecinde etkinleştirilmesi, anlamın sonsuz akışına sınırlar çizdi. Yeni kelimeler üretildi ve her kelime için tek bir kesin anlam içeren sözlükler oluşturuldu. Neticede zihinde yeni farklarla çoğalan zengin anlamlar kilitlendi ve zihnin işleyişi kalıplaştırılarak dondurulmaya çalışıldı. Böylece toplumsal bellekte farkı sınırlayan, indirgemeciliği ve değişmezliği dayatan bir anlam ve zihin dünyasıyla, dogmatik ve muhafazakâr bir mantık işleyişi hâkim kılındı.
İlk toplumlar dini inançları ekseninde örgütlenip birleşiyorlardı. Kutsal metinlerin toplumsal yapılaşmaları birleştiren bir güç haline gelmesi; adalet, eşitlik ve özgürlük ideallerine uyumlu bir toplumsallaşmanın inşa edilmesi için mevcut tekil hiyerarşik zorbalıkların yıkılması gerekiyordu. Dolayısıyla dünya nimetlerine el koyarak toplumları sömüren tekil hiyerarşik otoritelere itiraz ve başkaldırı temelindeki Musevi, İsevi ve Muhammedi devrimler, başlangıçta kutsal metinlerin açık mesajlarından güç almaktaydı.
Kur’an’ın ilk metni, bir ilkellik ve belirsizlik içermiyordu. Aksine varolduğu iddia edilen belirsizlikleri netleştirme adına, ayetlere işaretlerin-herekelerin ilave edilmesi neticesinde metin, birçok hatalı yorumlara açılmış ve ardından birçok mezhep ve tarikatlar oluşturulmuştur. Ayrıca metnin, hiçbir aracıya başvurmadan, her zihin için kusursuz bir işletim sistemi olabilme ve her insan için ayrı bir özgünlük ve farklı içsel duyumsamalar oluşturabilme özelliği de hile ve zor ile bozulmuştur. İnsan, bir metindeki anlamı bizzat üretebilme ve zihinsel sürecini aktifleştirme yeteneğine sahiptir. Kur’an da, insanın bu temel özelliğinin koruması doğrultusunda şekillenmiştir.
Arap coğrafyasında sözlü kültür yazılı kültürden çok daha güçlü ve yaygındı. Kur’an’ın ilk herekesiz metninde bir çizginin bağlamına göre beş farklı anlama gelebilmesi, metne hikmetli bir esneklik kazandırıyordu. (*1) Ancak Arapların sözlü kültürüne sahip olmayan farklı kavimlerin dillerinde, fonetik mutasyonlara uğrayan metin, yanlış okumalara açıldı ve her kavim, kendi zihinsel, kültürel ve tarihsel şekillenmesine göre metne görece farklı anlamlar vermeye başladı. Bu durum herekesiz metindeki temel kodlamaları çökerten ontolojik felaketlerle, anlam ve yorum çatışmalarına neden oldu. O vakit, metni korumak adına, kırmızı ve siyah noktalardan ve herekelerden oluşan bir metnin yazılması ve sözde belirsizliğin kaldırılarak anlamın kilitlenmesi ve buradan meşruiyet alan devlet aklı gereğince, bu eklentilerin bir zorunluluk olarak gösterilmesi söz konusu oldu.
Gerçekte devlet otoritesi, toplumsal benzeşme ve özdeşleşme uğruna, Kur’an metninden herkesin aynı tekil anlamı kavramasını ve gerçekliğin tekleşmesini istiyordu. (*2) Sonuçta metnin her insanda farklı frekeanlarla dalga dalga yayılabilecek, çok boyutlu farklı anlam potansiyelleri, devlet onaylı resmi okuma içine hapsedilerek donduruldu ve yaratılan mono-tekçi kültürle yaratıcı zihinler köreltildi. Böylece farklı ve özgün anlamlar üretebilen ve dinamik bir zihne sahip insanlar yerine, pasif kalmaya ikna edilen ve sorgusuz sualsiz inanan bir teba yaratıldı. Bu durum coşkun akan anlam nehirlerinin üzerine, ruhban hiyerarşisinin beton dökmesi demekti.
Kur’an, evrende sana dağınık gibi görüneni bir araya getirmeni, birbirleriyle ilişkilendirmeni kuantum evrensel bilgi alanıyla buluşturmanı öğütlemektedir. Kur’an’da yazılanlar, insana dayatılmış, sonu belli bir senaryo değildir. Kur’an’da evrendeki tüm potansiyellerin ve olasılık dalgalarının birbiriyle ilişkilendiği devasa bir matris çizilmiştir. Kur’an’daki kelimeler, insanın düşüncelerindeki potansiyel enerjiyi açığa çıkarması için patlayan kıvılcımlar gibidir. Bu kıvılcımlar, insanda büyük dönüşümler ve muazzam bir sorumluluk bilinci yaratabilir; yeter ki, ruhban hiyerarşisinin otoritesi, insanın özgür iradesine müdahale etmesin. Her birey, toplumun birer molekülü gibidir ve Kur’an, bireyden başlayarak yani moleküler devrimlerle başlayarak, topluma ve makro âlemlere ulaşan ve bu yolda tüm kilitleri tek tek açan anahtarları veren kelimelerle doludur.
Evrende potansiyel olarak varolan olasılıklar hayat boyu insana sunulur ve insan kendi özgür ve cuzi iradesiyle kendi seçimlerini yapar, kendi zihinsel gerçekliğini açığa çıkarır. Bu hâl, evrenle birlikte ortak yaratıcılığa katılma ve varoluşunu açığa çıkarıp zihnini aktifleştirme süreci içinde, kendini inşa etme halidir. Her insanda vücut bulabilen, bu özgürleşerek kendini bulma eylemi, merkezi otoritelerin anlam üretimi üzerindeki tekelini temelinden yıkmak demektir.
Kelimelerdeki anlamın çoğullaşmaya açık oluşu, Kur’an’ın rizomatiğidir, yani anlamsal bağlantılar arasında bütünsellik oluşturulması, anlamın daha açık ve kuvvetli bir hâl almasıdır. Buna karşılık ruhban hiyerarşisi, Kuran’daki birçok kilit kelimenin kavramsal derinliğini örtmüş ve anlamı çarpıtmıştır. Bu konuda iki örnekle yetinelim.
Salât kelimesi; etimolojik kökeni itibariyle, kozmik bir ateşe yönelmek, evrensel mutlak frekansa uyumlu olabilmek ve pasif boyun eğişi aşarak, içsel frekansını evrensel ağ ile senkronize etmek anlamına geldiği halde, kelimeyi namaza indirgemek kelimeyi etimolojik kökünün çoğul anlamından koparmaktır.
Zekât kelimesi; budamak, arındırmak anlamındadır ve malın eksiltilmediği aksine insanı fazlalıklardan kurtararak daha güçlü kıldığına yönelik inancı farz olarak ifade eder. İhtiyaçların dışında biriken tüm malını topluma verebilme sorumluluğu anlamındaki zekâtı, malın kırkda birine indirmek ise kelimeyi anlamsal bağlamından koparmak ve farzın özünü yok etmektir.
(*1) Arapçada 28 farklı ünsüz ses vardır. Saf bir potansiyel güç
içeren 18 grafik şekil-harften oluşan ilk Kur’an, sesli harf işaretlerinin olmadığı herekesiz, noktasız bir metindi ve derin bir anlam esnekliği vardı. O dönemin Arapları, sözlü kültürlerinin özgür akışı içinde bu metnin anlamını rahatça çözebiliyorlardı. Metinde 28 ses, 18 temel şekil-harf ile kodlanmış, anlamlar birleştirilip sıkıştırılmıştı. İlk metinde var olan tek çizgi yani diş formu, bağlama göre b,t,s,n veya y harfi olarak okunabilmekteydi. Beş farklı ses, tek bir şekil içinde aynı anda potansiyel olarak vardı. Bu durum, kök hücrelere benzetilebilir. Bedene hayat veren kök hücreler, her şeye dönüşebilme potansiyeli taşırlar ve bir kök hücre; beyin nöronu, kalp kası veya farklı organların ihtiyaçlarını karşılayacak biçimlere dönüşebilir. Fakat kök hücreler, yanlış bağlamlar içinde mutasyona uğratıldıkları takdirde, bedeni
Kanserleştirip öldürebilirler de.
(*2) Hucurât suresi 6 ayette geçen, aynı harf iskeletiyle oluşan ama farklı anlamlarla birbirini besleyen kilit bir kelime vardır; tebeyyenû ile tesebbetû… Tebeyyenû; bilginin araştırılmasını analiz edilmesini aydınlatılmasını ifade ederken, tesebbetû, fiziksel ve duygusal bir sakinlik içinde köklenmek demektir. Bu iki açıklama, birbiriyle savaşmadıkları ve birbirlerini dışlamadıkları gibi aynı anda birbirine uyumlu bir gerçeklik kazanabilmektedir. Bu durum, iki gerçekliğin aynı yapı içinde varolabilmesi bağlamında kuantum dolanıklığına benzeştir. Birleştirilen anlamlar gerçekte birbirini kuvvetlendiriyor ve ‘Kendi içinde sağlam bir şekilde köklenmeden, dışarıdan gelen bilgiyi tam anlamıyla kavrayıp aydınlatamazsın’ bağlamına yerleşiyor.

