Bir toplumda, değişim ve yenilenme dinamiklerinin doğal akışının özgür olup olmadığı, nasıl anlaşılır?
‘Toplumsal değişim dinamikleri’ dediğimiz zaman, toplumda farklı bir bakıştan, yeni bir duruştan ve tutumdan ve bunların doğal olarak açığa çıkabilmesinden bahsediyoruz demektir.
Toplumsal hayata bakışta yeni bir farkın oluşmasını sağlayan unsur ise, insanların kendi kendilerini özgürce yetiştirebilmeleri ve bu olanakların toplumda onlara engelsiz bir şekilde tanınabilmesidir.
Toplumun bu olgunluğa ve esnekliğe ulaşması, toplumsal huzur ve mutluluk için ilk şarttır.
Toplumsal değişim, bireyden başlar ve bu değişim olanağı, bireylerin kendilerini özgürce eğitebilme ve eğitim yollarını seçebilme haklarına dayanır.
İnsan kendini eğittikçe çağına ışık verir, diğer insanlara ses olur, kendi melodisini söyler, kendi resmini çizer ve kendisi olmanın mutluluğunu yaşar.
Bunu başarmaktan yoksun olan bireylerden oluşan toplumlar ise, sürüleşmiş ve köleleşmiş cehennemi toplumlardır. Çünkü insanın iç sesi dediğimiz vicdan, dış müdahalelerin baskısıyla köreltildiğinde, insan kendisiyle buluşamaz ve kendi iç dünyasını açığa çıkaramaz, aklında ve vicdanında cenneti ve barışı kuramaz.
İnsana dışarıdan korku, şiddet ve tehditlerin dayatılması nedeniyle, insan kendi kendini bastırmak zorunda kalabilir ve bu insan, hiçliğin karanlığında boğularak, kendi iç doğumunu gerçekleştiremez.
İnsan, baskılarla ne kadar acıya ve kedere boğulsa da, feryatlar içinde kendini doğurmak, öfkesiyle ayağa kalkmak ve bilincini keskinleştirdikçe, topluma ve çağına ışık vermek, kendi hakikatini açığa çıkarmak zorundadır. Aksi takdirde bir hakikat ışığı yani insan olamaz, basit bir araç veya programlanan bir köle olarak kalır.
Bu ise hiç yaşamamış gibi olmak ya da aslında bedeni olsa da, bilinci ışımayan bir yarı ölü gibi, ‘yaşıyormuş’ gibi yapmak demektir.

