Bir düşünce geliştirmek, hatta düşünsel açılım alanında yeni bir gelenek ve sentez oluşturmak herkesin katlanabileceği bir iş değildir. Bu işi başarabilmek, sadece sınırlı olan ve zihinsel bir tutarlılık içeren disipliner akıl ve öngörü yetisiyle değil, aklı da kapsayan ama onu da aşarak çok daha geniş ve sınırsız bir buluş ve yaratış, anlam ve duyuş alanına geçebilen sezgi ve içgörü yetisi sayesinde mümkün olmaktadır.
Bu yetinin bahşettiği tutarlılık, ancak sezgisel duyarlılığı gelişmiş ve iç görüsü açılmış olan insanların kavrayabileceği düşünsel bir bütünsellik içerir.
Bu düşünsel gelenek, sufi gelenek ve yüksek sezgisel kavrayış olarak bilinir ve insanların, kendi içlerinde niteliksel bir değişimi bireysel olarak gerçekleştirebilmelerini sağlayan içsel yetilerini eğitmelerini içerir.
İçsel anlamda değişim mücadelesini sürdüren bu insanlar, içine doğdukları dünyanın taklit etme tarzlarını veya onunla özdeşleşme halini tamamen bırakırlar ve kendilerini dünyaya göstermek ve kendilerini bu dünyadan ödüller almak çabasıyla oyalamazlar.
Daha çok sezgisel bilinç dünyalarını, en hassas duyarlılıklara ve değişimlere açık hale getirebilmek ve cevherlerinde saklı olanı açığa çıkarmakla uğraşırlar. Böylelikle farklı boyutlardaki sınırsız bilgi alanlarına açılabilirler.
Bu çaba tamamen bireyseldir ve içten gelen yüksek bir gayretle süregiden hakikat arayışının, düşünsel sınırsızlığa ve sezgilerin farklı boyutlarına açılma arzusuna dayanır. Burada insan, verili dünyadaki bilgilerin kendisine yeterli gelmemesi ya da yanıltıcı ve çok sınırlanmış olması gerçekliğinden hareketle bu çetin arayışa girer.
Elbette bu yol başından sonuna kadar çok dik bir yokuştur. İnsanın kendisini yonttuğu, kazıdığı ve kendi iç arkeolojisini yaptığı bu zorlu yolculuk, kendisini gönülden teslim edeceği yüce bir hakikati, bir aracıya gerek duymadan, yalnızca kendi içgörüsüyle kavrayabilme yolculuğudur.
İnsan burada kendi kendisiyledir ve kendi benliğine hakikat aynasını tutmakla sorumludur.

