Bir zamanlar bayramlar, takvimdeki bir gün değil; kalplerin aynı ritimde attığı, sokakların neşeyle dolduğu, evlerin kapılarının ardına kadar açık olduğu günlerdi. Şimdi ise adı var, tadı yok… Bayram geliyor, ama içimize eskisi gibi bir sevinç dolmuyor.
Nerede o sabahın erken saatlerinde yeni kıyafetlerini giymek için heyecanla uyanan çocuklar? Nerede kapı kapı dolaşıp şeker toplayan, büyüklerin elini öperken gözleri parlayan o saf mutluluk? Şimdi çocuklar bayramı ekranlardan öğreniyor, büyükler ise mesajlarla bayramlaşıyor. Bir “iyi bayramlar” mesajı, bir zamanlar sımsıcak bir sarılmanın yerini almış durumda.
Eskiden bayram demek, yol gözlemekti. Gurbetten gelen evlatlar, hasretle beklenen misafirler, sofralarda birleşen aileler. Şimdi herkes kendi telaşında. Zaman hızlandı, insanlar yavaşladı; ama kalpler arasındaki mesafe büyüdü. Aynı evde bile farklı dünyalarda yaşıyoruz artık.
Bayramlar sadece tatil gününe dönüştü sanki. Planlar yapılıyor, valizler hazırlanıyor ama o eski ruh bir türlü bavula sığmıyor. Çünkü bayram; yolculukta değil, buluşmada gizliydi. Şimdi ise en çok eksilen şey de bu: Bir araya gelebilmek.
Oysa bayram; kırgınlıkların bittiği, dargınların barıştığı, gönüllerin onarıldığı bir fırsattı. Bugün ise çoğu zaman suskunluklar büyüyor, mesafeler kalıcı hale geliyor. Bir adım atmak zor geliyor insanlara, oysa bayram dediğin biraz da cesaretti; gönül alma cesareti…
Belki de sorun bayramların değişmesinde değil, bizim değişmemizde. Gelenekler yerini alışkanlıklara, alışkanlıklar da ihmallere bıraktı. Ama yine de umut var. Çünkü bayramın ruhu, takvimde değil; insanın içinde yaşar.
Belki bu bayram, bir kapıyı çalarak başlar her şey. Belki bir telefon yerine bir ziyaretle… Belki de uzun zamandır susulan bir gönülle “hadi barışalım” demekle…
O zaman yeniden tadı gelir bayramların.
Yeter ki biz, o eski bayramların insanı olmayı hatırlayalım.

