Çapacılar kan uykusuna dalmıştı ki, gecenin bir yarısı Daybaşı Kıpkıp Hüseyin var gücüyle bağırmaya başladı: “ Babaaa! Uşaak! Haydi Kalkın! Babaaa! Uşaaak!Gayri uyanıın! Babaaa ! Uşaak! Haydi kalkın Oğlum! Öğle olduuu!Haydi Enüstülü (Enstitülü) sen de kalk! Hava ısınmadan işimizi görelim! Baba! Uşak! Haydi Kalkın! Baba! Uşak! Gayri uyanın!
Dayıbaşı’nın sesi, Çakış Tepesi’nden gelen çakal seslerine karışıp gidiyordu. Tan kızıllığı yeni yeni göz kırpıyordu. Sabah ezanları bile henüz okunmamıştı. İnsan gözü yerleri zor seçebiliyordu… Çok geçmedi; zor da olsa herkes toparlandı. Çapacılar hazırdı. Elliiki kişilik öte yüzlüler ordusu, alacakaranlıkların içinden çapayı çekip pamuklarla halleşmeye başlayınca çıkan duman, sanki hortum varmış gibi gökyüzüne yükseliyor, keskin ağızlı çapalar devedikenlerine, ayrıkotlarına bana mısın demiyor, pamukları sevindiriyor, kara toprakla inadına boğuşmayı sürdürüyordu.
Gelgelelim, Bizim Enstitülünün elleri çapanın sapına yapışıp kalmış, çapanın sapından aşağıya doğru kan sızıntıları boşalıyordu. Dayıbaşı bir avuç tuz getirdi. Cahit Tütü, avuçladığı tuzu üçbeş dakika avuçlarında tuttu. Kanlı tuzlu avuçlarını birbirine sürtmeye çalışıyordu. Ama bu arada çapacılar habire çapa yaparak, onu gerilerde bırakarak, uzaklaşıp gidiyordu. Bekleyemedi Tütü. Çapayı eline aldı. Hiç durmadan O da vuruyordu çapayı, vuruyordu, vuruyordu da çok geriler de kalmıştı. Dumanların içinde ilerlemekte olan çapacılar ordusuna bir türlü yetişemiyordu. Avuçlarından boşanan kan sızıntıları durmak bilmiyor, çapanın sapını çizik çizik edip süsleyerek yukarıdan aşağıya doğru akmayı sürdürüyordu.
Cahit Tütü sıktı dişlerini, ününün yettiğince bağırdı: “ Dayan Tütüüü!!! Kazanacaksın! Haydi Tütüü! Kazanacaksın” Dayıbaşı,Tütü’nün karşısına dikilmiş, gülüyor da gülüyordu.

