Zamanımı kaybettik. Yoksa zamanda mı kaybolduk bilmiyorum…
İnsanın bazen kendine sorduğu en ağır sorulardan biridir bu. Saatlerin akışı değişmez, takvimler şaşmaz; ama insanın içindeki zaman bambaşkadır. Bir bakarsın yıllar geçmiş, bir bakarsın daha dün gibi. İşte tam da bu yüzden Yunus Emre yüzyıllar öncesinden seslenir:
“Geçti ömrüm bir ak ile içi dolu eyvah ile”
Bu “eyvah”, sadece pişmanlık değildir aslında. Kaçırılan anların, ertelenen hayallerin, söylenmeyen sözlerin ağırlığıdır. İnsan çoğu zaman zamanı kaybettiğini sanır; oysa gerçek şu ki, zaman yerinde durur. Kaybolan bizizdir. Kendimizden, sevdiklerimizden, hatta bazen hayattan.
Modern hayatın telaşı içinde hep bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar süren bir koşuşturma… Ama durup sormuyoruz: “Neye yetişiyorum?” Belki de yetişmeye çalıştığımız şey, çoktan geride bıraktığımız anlamdır.
Zaman, insanın en sadık ama en acımasız dostudur. Beklemez, geri dönmez, hatır sormaz. Ama iz bırakır. Her geçen gün biraz daha eksilirken, bize bir şey öğretir: Değer bilmek. Çünkü zaman, kıymetini bilene bereket; bilmeyene pişmanlık getirir.
Bugün dönüp geçmişe baktığımızda, hatırladığımız şeyler çoğu zaman büyük başarılar değil; küçük anlar olur. Bir dost sohbeti, bir çocuğun gülüşü, bir akşamüstü sessizliği… Demek ki zamanın özü, büyük anlarda değil; fark edilen küçük detaylarda saklıdır.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Ya geçmişin yükünü taşıyoruz ya da geleceğin kaygısını… Oysa hayat, tam da şu anın içinde akıp gidiyor. Ve biz çoğu zaman o anı ıskalıyoruz.
Belki de mesele zamanı kaybetmek değil…
Mesele, zamanı hissedememek.
Çünkü insan, yaşadığı kadar değil; fark ettiği kadar yaşar.
Bugün hâlâ nefes alıyorsak, hâlâ bir şeyleri değiştirme şansımız var demektir. Belki geç kalmış olabiliriz, ama tamamen kaybolmuş değiliz. Zamanın içinde kaybolduğunu düşünen herkes için bir çıkış yolu vardır: Durmak, düşünmek ve yeniden başlamak.
Ve belki de en önemlisi, “eyvah” demeden önce farkına varmak…
Çünkü ömür, bir su gibi akıp giderken içini bizim hikâyemiz doldurur.

