Emperyalizm, tarih boyunca kendi çıkarlarını korumak ve büyütmek adına halkların yaşamını çoğu zaman bir ayrıntı gibi görmüştür. Güç dengeleri, enerji hatları, stratejik konumlar… Tüm bu hesapların ortasında ise adı konmamış acılar, yarım kalmış hayatlar ve yerinden edilmiş milyonlar vardır. Bugün Ortadoğu’da süregelen çatışmalar da bu büyük tablonun bir parçası olarak karşımızda duruyor.
Ortadoğu ve Körfez coğrafyasında yaşanan kardeş kavgaları, yalnızca sınırların değil, insanlık değerlerinin de parçalandığını gösteriyor. Aynı dili konuşan, aynı inanca sahip, aynı kültürü paylaşan insanlar; farklı çıkar hesaplarının, politik hesaplaşmaların ve güç oyunlarının gölgesinde birbirine düşman ediliyor. Bu çatışmaların en ağır bedelini ise ne siyasetçiler ne de karar vericiler ödüyor. Bedeli ödeyenler; evini terk etmek zorunda kalan anneler, geleceği elinden alınan çocuklar ve toprağını kaybeden insanlardır.
Zindanlar dolup taşıyor, şehirler harabeye dönüyor, umutlar sessizce tükeniyor. İnsanlar doğdukları topraklardan koparılıyor; mülteci kamplarında, bilinmezlik içinde yaşam mücadelesi veriyor. Oysa bir insanın en temel hakkı, doğduğu yerde güven içinde yaşayabilmektir. Fakat bugün bu en basit hak bile çoğu coğrafyada lüks haline gelmiş durumda.
Bütün bu karanlık tabloya rağmen, insanın içinde sönmeyen bir umut da var. Evrensel bir canlı olarak, sınırların anlamını yitirdiği, insanların kimlikler üzerinden ayrıştırılmadığı, hiçbir gücün kutsallaştırılmadığı bir dünya hayali… Ülkelerin, milletlerin, siyasetin, dinin ya da paranın insanı yönetmediği; aksine insanın insan olduğu için değer gördüğü bir düzen.
Elbette bu, bugünün gerçekliği içinde ütopik bir hayal gibi görünebilir. Ancak insanlık tarihi, bir zamanlar imkânsız denilen hayallerin gerçekleştiği örneklerle doludur. Belki de asıl mesele, bu hayalin ne kadar uzak olduğu değil; ona ne kadar inanıldığıdır.
Çünkü dünyayı değiştiren şey, çoğu zaman büyük güçler değil, küçük ama kararlı inançlardır. İnsan, insana rağmen değil; insanla birlikte var olabildiğinde gerçek anlamda bir gelecek kurulabilir.
Ve belki bir gün, savaşların yerini diyalog, çıkarların yerini vicdan, korkunun yerini umut alır. O gün geldiğinde, bugün “ütopik” dediğimiz o dünya, insanlığın en doğal hali olacaktır.

