Sabah gözümüzü telefonla açıyor, gün boyunca bir işten diğerine koşturuyor, akşam yine ekran ışığında uykuya dalıyoruz. Komşumuzla kapı önünde iki laf etmeye, bir dostumuzu arayıp hâlini hatırını sormaya, çocuğumuzu gerçekten dinlemeye bile zaman bulamıyoruz.
Sonra da “Zaman nasıl geçti, anlamadım” diyoruz.
Aslında zaman geçiyor değil; biz hayatın içinden hızla geçip gidiyoruz.
Büyüklerimizin hayatı belki daha zordu ama daha az telaşlıydı. Çay demlenirken beklenir, hamur mayalanırken sabredilir, misafir geldiğinde iş bırakılıp sohbet edilirdi. O sabır, mutfaktan sofraya, sofradan insan ilişkilerine kadar hayatın her alanına yansırdı.
Bugün telaşın en çok hissedildiği yerlerden biri de sofralarımız. Ayakta atıştırıyor, direksiyon başında yemek yiyor, akşam sofralarında telefonlara bakıyoruz. Oysa yemeği yavaş yemek, lokmayı iyice çiğnemek hem sindirime hem de doyma hissine yardımcı olur. Sofra sadece karın doyurulan bir yer değil, aile bireylerinin birbirini dinlediği bir buluşma noktasıdır.
Sonbaharda pazar tezgâhları ayva, kabak, elma, ceviz ve taze yeşilliklerle şenleniyor. Mevsiminde tüketilen ürünlerle, kendi mutfak kültürümüzden gelen tarhana çorbası, kabak tatlısı ve ceviz gibi geleneksel lezzetlerle sağlıklı beslenmek mümkün.
Bunun için çoğu zaman pahalı ürünlerden önce ihtiyacımız olan şey, biraz zaman ve biraz sabır.
Bugün küçük bir adım atalım, telefonları sofradan kaldıralım. Lokmamızın tadını çıkaralım. Karşımızdaki insanın yüzüne bakalım, anlattığını dinleyelim.
Çünkü yavaşlamak tembellik değildir. Yavaşlamak, hayatın gerçekten farkına varmaktır.

