Sanattan anlamadan sanatçıyı eleştiriyoruz.
Müziğin dilini bilmeden müzisyeni yargılıyoruz.
Bir kitabın kapağını açmadan yazarı küçümsüyoruz.
Siyasetin temel kavramlarını öğrenmeden ülkenin bütün meseleleri hakkında kesin hükümler veriyoruz.
Kısacası; bilmeden konuşmayı, araştırmadan hüküm vermeyi ve öğrenmeden kanaat sahibi olmayı marifet sayıyoruz.
Eskiden bir konuda söz söyleyebilmek için insanın biraz araştırması, okuması, dinlemesi ve o alana emek vermesi gerekirdi. Bugün ise birkaç dakikalık sosyal medya videosu, bir paylaşım ya da kulaktan dolma bir bilgi, bazıları için yılların birikimine bedel hale geldi.
Bir insan birkaç cümle okuyor, ardından kendisini o konunun uzmanı ilan ediyor.
İşte asıl sorun burada başlıyor.
Bilgi ile kanaati birbirine karıştırıyoruz
Kanaat sahibi olmak elbette herkesin hakkıdır. Ancak kanaat ile bilgiyi birbirine karıştırdığımızda ortaya sağlıklı bir tartışma değil, çoğu zaman önyargı çıkıyor.
Bir konuda fikir sahibi olmak başka, o konuda bilgi sahibi olmak başkadır.
Bir sanat eserini beğenmemek mümkündür. Ancak o eserin neden üretildiğini, hangi dönemin ve hangi anlayışın ürünü olduğunu bilmeden sanat üzerine kesin hükümler vermek başka bir şeydir.
Gerçek bilgi insanı kibirli değil, daha dikkatli yapar.
Köy kahvesinde oturup ülkenin bütün meselelerini birkaç cümleyle çözdüğünü düşünen insanla, sosyal medyada birkaç paylaşım okuyarak kendisini ekonomi, hukuk, sanat, tarih ve siyaset uzmanı ilan eden insan arasında aslında çok büyük bir fark yok.
Sorun, neye dayanarak konuştuğumuzdur.
Gelişmişlik yalnızca teknolojiyle, binalarla, yollarla ya da ekonomik göstergelerle ölçülmez.
Bilgiye, emeğe, uzmanlığa ve farklı düşüncelere duyduğumuz saygı da bir toplumun gelişmişliğinin göstergesidir.

