Her gün evimizden çıkarken hayatın bizi nereye götüreceğini bilmiyoruz. Kimi işe, kimi okula, kimi sevdiklerine kavuşmak için yola çıkıyor. Fakat hepimizin ortak bir endişesi var: “Bugün yolda başıma bir şey gelir mi?”
Türkiye’de trafik kazaları artık ne yazık ki günlük hayatımızın sıradan haberleri arasında yer alıyor. Oysa her kaza, birkaç satırlık bir haberden çok daha fazlasıdır.
Her kazanın ardında yarım kalan bir hayat, dağılan bir aile, gözyaşı döken bir anne, evine dönemeyen bir baba, yolunu gözleyen bir çocuk ya da bir daha kavuşamayacak iki insan olabilir.
En acısı da birçok trafik kazasının “kader” diyerek geçiştirilemeyecek kadar açık ihmallerden kaynaklanmasıdır.
Aşırı hız…
Alkollü araç kullanmak…
Kırmızı ışıkta geçmek…
Direksiyon başında cep telefonuyla ilgilenmek…
Emniyet kemeri takmamak…
Bunların hiçbiri kader değildir.
Bunlar, insanın kendi yaptığı tercihlerdir.
Ve bazen birkaç saniyelik bir dikkatsizlik, bir insanın bütün hayatını değiştirebilir.
Ceza mı, caydırıcılık mı?
Trafik kurallarını ihlal edenlere yönelik cezalar elbette var. Para cezaları, ehliyete el koyma ve bazı durumlarda hapis cezaları uygulanıyor.
Ancak burada asıl tartışılması gereken konu, cezaların miktarından çok caydırıcılığıdır.
Eğer bir sürücü aldığı cezayı yalnızca “ödenip geçilecek bir bedel” olarak görüyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir.
Cezaların artırılması elbette tartışılabilir. Fakat bundan daha önemlisi, kuralların kararlılıkla uygulanması ve denetimlerin etkin olmasıdır.
Çünkü denetimin olmadığı, ihlalin karşılıksız kaldığı yerde en ağır cezanın bile caydırıcılığı azalır.
Trafik denetimlerinin artırılması, radar ve Elektronik Denetleme Sistemlerinin daha etkin kullanılması, tehlikeli ihlallerin hızlı şekilde tespit edilmesi ve gerekli yaptırımların gecikmeden uygulanması büyük önem taşıyor.
Fakat yalnızca cezalarla bu sorunu çözebilir miyiz?
Hayır.
Çünkü trafik sadece bir denetim meselesi değildir.
Trafik aynı zamanda bir kültür meselesidir.
Direksiyon başında yalnız değiliz
Direksiyon başına oturduğumuzda yalnızca kendi hayatımızdan sorumlu değiliz.
Yanımızdaki yolcunun, karşıdan gelen aracın sürücüsünün, kaldırımda yürüyen bir insanın, bisiklet süren bir çocuğun da hayatı bizim davranışlarımızdan etkilenebilir.
Bir yere birkaç dakika erken varmak için hız yapmak, telefonla mesajlaşmak ya da kırmızı ışıkta geçmek gerçekten buna değer mi?
Bir insanın hayatını karartabilecek bir davranışın telafisi olabilir mi?
Olmaz.
Çünkü kaybedilen zaman geri kazanılabilir.
Geciken bir iş telafi edilebilir.
Kaçırılan bir randevu yeniden yapılabilir.
Ama kaybedilen bir insanı geri getirmek mümkün değildir.
Trafikte herkesin bir bekleyeni var
Belki evde çocuğunun yolunu gözleyen bir anne vardır.
Belki babasının eve gelmesini bekleyen küçük bir çocuk…
Belki eşinin kapıda görünmesini bekleyen bir hayat arkadaşı…
Belki de “Nerede kaldı?” diye telefonunu bekleyen bir dost…
İşte bu yüzden direksiyon başına geçtiğimizde biraz daha sabırlı, biraz daha dikkatli ve biraz daha vicdanlı olmak zorundayız.
Trafik kurallarına yalnızca ceza almaktan korktuğumuz için değil, başkasının hayatına saygı duyduğumuz için uymalıyız.
Unutmayalım;
Trafikte herkesin bir bekleyeni var.
Yola çıktığımızda bizi bekleyenlerin olduğu gibi, karşıdan gelen aracın içinde de birilerinin beklediği bir insan var.
O halde biraz yavaşlayalım.
Biraz daha dikkatli olalım.
Birbirimize tahammül edelim.
Çünkü trafikte kazanacağımız birkaç dakika, bir insanın hayatından daha değerli değildir.
Bir insanın eve sağ salim ulaşması, gideceğimiz yere birkaç dakika erken varmaktan çok daha önemlidir.
Trafikte kurallara uymak sadece bir vatandaşlık görevi değil, aynı zamanda insanlık sorumluluğudur.
Unutmayalım: Her yolun sonunda bir ev, her evin içinde de bir bekleyen vardır.

