Hayatın telaşı içinde hepimizin elinde bir telefon, zihninde yetişmesi gereken işler, omuzlarında ise kimsenin görmediği yükler var. Aynı sokaklardan geçiyor, aynı dükkânlara giriyor, aynı insanlarla karşılaşıyoruz. Fakat bütün bu yakınlığa rağmen birbirimizden giderek uzaklaşıyoruz.
Bir selamı, bir tebessümü, “Nasılsın?” diye sormayı çoğu zaman gereksiz bir ayrıntı gibi görüyoruz. Oysa insanın insana verebileceği en kıymetli şeylerden biri, kendisini fark edilmiş ve değerli hissettirmektir.
Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey büyük bir yardım değildir. Yaşlı bir komşunun kapısını açmasına yardım etmek, elindeki ağır poşeti taşımak, yolunu arayan birine birkaç dakika ayırmak ya da yüzündeki hüznü fark edip “Bir sıkıntın mı var?” diye sormak yeterlidir.
Belki bizim için birkaç dakikalık bir davranıştır bunlar. Fakat karşımızdaki insan için o günün en güzel anı olabilir.
Günümüzde iyiliklerin bile şaşkınlıkla karşılandığı zamanlardan geçiyoruz. Bir yabancıya gülümsediğimizde nedenini merak ediyor, karşılıksız yapılan bir yardım karşısında şaşırıyoruz. Oysa iyilik, karşılık beklemeden yapıldığında anlam kazanır. Eskiden hayatın doğal bir parçası olan komşuluk, dayanışma ve hâl hatır sorma kültürünü yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.
Çünkü iyilik bulaşıcıdır.
Bir insanın yüzünü güldürdüğünüzde, belki o da gün içinde başka birinin yüzünü güldürecektir. Söylediğiniz güzel bir söz, hiç tanımadığınız bir başka insana ulaşan zincirin ilk halkası olabilir. Bir yardım eli, başka bir yardım elinin uzanmasına vesile olabilir.
Belki yaptığımız iyiliğin sonucunu hiç görmeyeceğiz. Belki adımızı kimse hatırlamayacak. Ama insanın gerçek zenginliği de burada başlıyor. Çünkü bazı iyiliklerin karşılığı cebimize değil, insanların kalbine yazılır.
Unutmayalım; bu dünyadan ayrılırken ve belki de en kıymetlisi, insanların kalbinde bıraktığımız güzel iz olacak.

