Bir sabah daha doğuyor. Güneş aynı yerden yükseliyor, kuşlar aynı telaşla kanat çırpıyor, insanlar yine aynı koşturmanın içinde kayboluyor. Ama bir şey eksik… Belki de en çok unuttuğumuz şey: Gerçeklik.
Dünya dediğimiz bu sahne, çoğu zaman bize sunduğu görüntüden ibaret değil. Gördüklerimiz, duyduklarımız, hatta inandıklarımız bile çoğu zaman birer yanılsama. İnsan, en çok da kendi kurduğu dünyanın içinde kayboluyor. Sahip olduklarımızla övünürken, kaybettiklerimizi görmezden geliyoruz. Kalabalıkların ortasında yalnız, gülüşlerin ardında yorgun, başarıların içinde eksik kalıyoruz.
“Yalansın be dünya” demek, aslında bir isyan değil; bir fark ediştir. Çünkü insan bir noktada anlıyor: Ne makam kalıcı, ne servet ebedi, ne de alkışlar sonsuz. Dün el üstünde tutulanlar bugün unutuluyor, bugün vazgeçilmez sanılanlar yarın sıradanlaşıyor.
Oysa gerçek dediğimiz şey çok daha sade. Bir annenin duasında, bir dostun samimiyetinde, bir çocuğun gülüşünde saklı. Ama biz çoğu zaman gözümüzü büyüklere dikip, küçücük ama gerçek olanı kaçırıyoruz.
Dünya hızla dönüyor. Biz de onunla birlikte savruluyoruz. Kimi zaman hırslarımızın peşinde, kimi zaman korkularımızın gölgesinde… Ama neyin peşinde koşarsak koşalım, yolun sonunda elimizde kalan sadece yaşadıklarımız ve hissettiklerimiz oluyor.
Belki de mesele dünyayı suçlamak değil; ona yüklediğimiz anlamı sorgulamak. Çünkü dünya ne yalan, ne de gerçek… Onu nasıl gördüğümüz, nasıl yaşadığımızla anlam kazanıyor.
Ah be dünya, Kimine ağırsın, kimine kahır. Kimine zulümsün, kimine sabır. Ama en kötüsü de yalansın be dünya. Belki de en büyük yalan, seni bu kadar ciddiye almamızdı.

