Teknolojinin gelişmesiyle hayatımızın kolaylaşacağı söylenmişti. Daha hızlı iletişim kuracak, daha kısa sürede işlerimizi tamamlayacak ve kendimize daha fazla zaman ayırabilecektik. Ancak bugün geldiğimiz noktada çoğu insanın ortak şikâyeti aynı: “Zaman yetmiyor.”
Sabah uyanır uyanmaz başlayan koşuşturma, gün boyunca bitmeyen bildirimler, cevaplanmayı bekleyen mesajlar ve tamamlanması gereken işler hayatımızı kuşatmış durumda. Bir zamanlar saatler süren işlemler artık birkaç dakikada yapılabiliyor. Buna rağmen insanlar her zamankinden daha meşgul, daha yorgun ve daha telaşlı hissediyor.
Aslında sorun zamanın azalması değil, dikkatimizin parçalanmasıdır. Gün içinde onlarca farklı konuya odaklanmaya çalışırken hiçbirine tam anlamıyla yoğunlaşamıyoruz. Sürekli bir yetişme çabası içinde olduğumuz için yaşadığımız anın farkına varamıyor, günlerin nasıl geçtiğini anlamıyoruz.
Oysa hayatın değeri hızında değil, anlamında saklıdır. Bir fincan çayı acele etmeden içebilmek, sevdiklerimizle telefona bakmadan sohbet edebilmek, yürürken çevremizi fark edebilmek belki de modern çağın en büyük lüksleri hâline gelmiştir.
Geleceğin dünyasında teknolojinin daha da gelişeceği şüphesizdir. Ancak insanın mutluluğunu belirleyecek olan yalnızca teknoloji değil, zamanı nasıl kullandığı olacaktır. Çünkü zamanı yönetemeyen bir insan, sahip olduğu imkânlar ne kadar fazla olursa olsun kendini eksik hissetmeye devam edecektir.
Belki de bugün hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Gerçekten zaman mı yetmiyor, yoksa elimizdeki zamanı doğru değerlendiremiyor muyuz?

