İnsanlığın en tuhaf alışkanlıklarından biri şu: Kendi karanlığını “insani zaaf” diye anlatırken, başkasının karanlığını “ahlaksızlık” ilan etmek. Şems-i Tebrizî’ye atfedilen “Hepimiz seçici günahkârlarız. Rahat ettiğimiz günahı işleriz. Rahat etmediğimiz günahı işleyenleri yargılarız.” sözü tam da bu ikiyüzlü dengeyi yüzümüze çarpıyor. İnsanlık tarihi boyunca sayısız mahkeme kuruldu ama en kalabalığı her zaman vicdan mahkemesi oldu. Ne acıdır ki orada herkes savcı, kimse sanık olmak istemiyor.
Bir insan yalan söyler ama hırsızı küçümser. Başkası kibirle yaşar ama aldatana lanet eder. Kimisi kul hakkı yer fakat toplum önünde “ahlak bekçisi” kesilir. Çünkü insan, kendi günahına mazeret üretmekte inanılmaz yaratıcıdır. Kendimize geldiğinde şartlar, travmalar, mecburiyetler devreye girer; başkalarına geldiğinde ise hüküm hazırdır: “Karakter meselesi.”
Modern çağ bu seçici ahlakı daha da görünür hale getirdi. Sosyal medya dediğimiz devasa arena, insanların kendi kusurlarını filtreleyip başkalarının hatalarını büyüttüğü bir tiyatroya dönüştü. İnsanlar artık günah işlemeyi değil, yakalanmayı ayıp sayıyor. Üstelik toplumsal linç kültürü öyle büyüdü ki, herkes bir başkasının tökezlemesini bekleyen gönüllü hâkim gibi dolaşıyor. Garip olan şu: Aynı insanlar kendi yanlışları ortaya çıktığında “beni anlamıyorsunuz” diye en büyük merhameti talep ediyor.
Şems’in sözü burada rahatsız edici bir dürüstlük taşıyor. Çünkü mesele günahsız olmak değil. İnsan zaten eksik, kusurlu ve çelişkili bir varlık. Asıl mesele, kendi kusurunu görmeden başkasının kusuruna taş atmaktaki kolaycılık. İnsan kendine karşı körleştiğinde, başkalarına karşı acımasızlaşıyor. Belki de bu yüzden dünyada adalet kadar merhamete de ihtiyaç var. Çünkü herkesin gizlediği bir karanlığı var.
Toplumların ahlak anlayışı çoğu zaman samimiyet üzerinden değil, konfor üzerinden şekilleniyor. İnsanlar kendilerine uzak gelen günahları daha rahat mahkûm ediyor. Kumar oynayan içki içeni, içki içen yalancıyı, yalancı kibirliyi suçluyor. Sanki herkes kendi suç dosyasını saklamak için başka birinin dosyasını kürsüye koyuyor. Böylece vicdan değil, karşılaştırma sistemi çalışıyor: “Ben kötü olabilirim ama en az onun kadar değilim.”
Oysa gerçek olgunluk, başkasını yargılamadan önce aynaya bakabilmekte. Belki de insanı insan yapan şey kusursuzluğu değil, kusurunu fark ettiğinde gösterdiği tevazu. Çünkü merhamet biraz da şunu bilmektir: Aynı şartlarda kim bilir biz ne yapardık?
Şems’in asırlar öncesinden gelen sözü bugün hâlâ bu kadar canlıysa sebebi şu: İnsan değişiyor gibi yapıyor ama özünde aynı çelişkileri taşıyor. Teknoloji ilerliyor, şehirler büyüyor, ekranlar çoğalıyor ama insanın kendini aklama sanatı hâlâ ilk günkü kadar güçlü. Ve galiba en zor ibadet de tam burada başlıyor: Başkasının günahını konuşmadan önce kendi karanlığımızla yüzleşebilmek. İnsan için pek popüler bir uğraş değil tabii. Çünkü herkes ışıkta görünmek istiyor, kimse gölgesini sahiplenmek istemiyor.

