Avrupa sabahlarını kurtaran kahvenin hikâyesi, aslında pek de zarif başlamıyor. Bugün elinden fincanı düşürmeyen bir kıtanın, bir zamanlar bu koyu, sert içeceğe burun kıvırdığını bilmek insanı hafif gülümsetiyor.
Kahvenin Avrupa’ya gelişi çoğu kişinin sandığı gibi doğrudan ticari bir “trend” değil, daha çok tarihsel bir yan ürün. Osmanlı İmparatorluğu, 16. ve 17. yüzyıllarda sadece toprak değil, alışkanlık da taşıyordu. Istanbul’da çoktan sosyal hayatın merkezi haline gelen kahvehaneler, diplomasi ve ticaret yoluyla Avrupa’nın kapısını çalmaya başladı. Ancak ilk karşılaşma pek romantik değildi. Avrupalılar için kahve, “acı, siyah ve şüpheli” bir sıvıydı.
İşin ironik kısmı, kahvenin Avrupa’daki büyük sıçramasının bir savaşın ardından gelmesidir. 1683’teki Viyana Kuşatması, askeri açıdan Osmanlı’nın geri çekilişiyle sonuçlandı ama kültürel anlamda bambaşka bir kapı araladı. Kuşatma sonrası geride bırakılan kahve çuvalları, tarihin en yanlış anlaşılan ganimetlerinden biri oldu. Rivayete göre bazıları bu çekirdekleri hayvan yemi sandı. Evet, Avrupa kahveyi neredeyse saman yerine kullanıyordu. Etkileyici bir başlangıç.
Tam bu noktada sahneye oldukça renkli bir karakter çıkıyor: Georg Franz Kolschitzky. Kendisi birden fazla dil bilen bir tercüman, birden fazla dil bilmesi ona Avusturya’nın Osmanlı elçisi olmasının yolunu açtı. Kolschitzky İstanbul’da yıllarca görev yaptıktan sonra Viyana’ya geri döner. O döner dönmez Viyana’yı Osmanlı kuşatır. Şehir artık düştü düşecek derken, Avusturya Krallığı, Polonya Krallığından yardım istemek ister ama bunu nasıl yapacaktır. İşte tam burada devreye Kolschitzky girer ve bu görevi yapabileceğini söyler. Kolschitzky Türk kıyafetlerini giyer, şehirden dışarı çıkar. Çıkar çıkmazda Osmanlı garnizonu ile karşılaşır. Ama Türkçe bildiğinden Türkçe şarkılar söyleyerek askerlerin yanından geçip gider. Kolschitzky Polonya’ya varır, krala durumu anlatır ve kral yardım teklifini kabul eder. Sonrası ile malumunuz biz 2. Viyana bozgununa uğrarız. Polonya Kralı Osmanlı’dan geriye kalan değerli eşyaların ganimet olarak alınmasını söyler, değersizlerin ise yakılmasını. Askerler Osmanlı’dan bolca deve yemi kaldığını görünce hüsrana uğrar ve başlarlar deve yemini yakmaya. Bütün Viyana’yı bu deve yemlerinin kokusu kaplar. Ama Georg Franz Kolschitzky bu kokuyu gayet iyi tanıyordur. Deve yemlerinin yanına gider, bu bildiğimiz Türk kahvesidir. Kraldan bu deve yemlerinin kendisine ganimet olarak verilmesini ister. Kral kabul eder. Sonrasında Kolschitzky bir cafe açıp bu kahveleri satmaya başlar. Ama Avrupalıların damak tadına pek uymaz.
Kolschitzky’nin asıl zekâsı burada başlar. Çünkü o, kahveyi olduğu gibi sunmanın Avrupa’da pek işe yaramayacağını fark eder. Türk kahvesinin yoğun ve sert yapısını yumuşatmak için içine süt ve şeker ekler. Yani bugün “klasik Avrupa kahvesi” diye bildiğimiz şey, aslında bir uyarlamadır. Kültürel çeviri diyebiliriz, ama biraz daha lezzetli olanından.
Daha da ilginci, Kolschitzky’nin Viyana’da açtığı kahvehane sadece bir içecek sunma yeri değil, yeni bir sosyal düzenin başlangıcıdır. Kahvehaneler kısa sürede düşünürlerin, tüccarların, dedikoducuların ve işsizlerin ortak mekânı haline gelir. Yani bugünün kafeleri, o dönemin entelektüel ve sosyal laboratuvarlarıdır. İnsanlık yine değişmemiş, sadece dekor yenilenmiş.
Ancak burada küçük bir gerçeklik kontrolü yapmak gerekir. Kolschitzky’nin “ilk kahveci” olduğu hikâyesi biraz romantize edilmiş olabilir. Tarihçiler, Johannes Diodato gibi başka isimlerin de Viyana’da erken dönem kahvehaneler açtığını söyler. Ama kabul edelim, Kolschitzky’nin hikâyesi daha iyi. İnsanlar kahveyi anlamazken onun fırsatı görmesi, anlatması daha keyifli bir hikâye sunuyor.
Sonuçta Avrupa’nın kahveyle ilişkisi bir aşk hikâyesi değil, yanlış anlaşılmalarla başlayan bir alışma sürecidir. Önce tuhaf bulunur, sonra vazgeçilmez olur. Bugün milyonlarca insan güne kahveyle başlarken, kimsenin aklına bu içeceğin bir zamanlar “deve yemi” sanıldığı gelmiyor. Tarih, bazen gerçekten ilginç bir yer.
Ve belki de en ilginç gerçek şu: Avrupa kahveyi keşfetmedi. Sadece ne yapacağını sonunda anladı.

