whatsapp
Hakan Dalar
Köşe Yazarı
Hakan Dalar
h
 

Güneşe Aldanmak: Mart Ayazının Psikolojisi

İnsanlığın takvimle ilişkisi hep tuhaf oldu. Ayların adını koyduk, günleri numaraladık, sonra da doğanın bu plana sadık kalmasını bekledik. Mart gelince de içimizden biri mutlaka “Bahar geldi” diye ilan ediyor. Sonra sabah kapıyı açınca suratımıza çarpan ayaz, bütün romantizmi tek hamlede dağıtıyor. Mart soğuğu tam olarak böyle bir şey: Umudun ensesine şaplak atan meteorolojik bir şaka. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” atasözü boşuna söylenmemiş. Ama biz her yıl şaşırmış gibi yapıyoruz. Sanki Cemal Süreya bir dize yazdı diye mevsimler duygusallaşacak. Oysa atmosferin umurunda değiliz. Yüksek basınç sistemleri, Balkanlar üzerinden inen soğuk hava dalgaları, kutuplardan kopup gelen kuru ayaz… Hepsi işini yapıyor. Biz ise ince montla “Ama takvimde bahar yazıyor” diye isyan ediyoruz. Mart soğuğunun bilinmeyenlerinden biri şu: Bu ay aslında bir geçiş koridoru. Kış hâlâ sahneden inmemiştir, bahar ise kuliste makyaj yapıyordur. İki mevsim aynı anda prova alınca ortaya kararsız bir hava çıkar. Sabah güneş gözlüğü, akşam atkı. Öğlen tişört, gece kalorifer. İnsan bedeninin bağışıklık sistemi bu iniş çıkışlara adapte olmaya çalışırken, biz de “Grip nereden çıktı?” diye şaşırıyoruz. Sürpriz değil, organizmanın doğal tepkisi. Bir başka bilinmeyen, psikolojik tarafı. Mart soğuğu sadece üşütmez, moral de bozar. Çünkü beklenti yüksektir. Günler uzamaya başlamıştır, ağaçlarda tomurcuklar görünür. İçimizde hafif bir yenilenme hissi filizlenir. Tam o sırada gelen sert bir ayaz, bu filizi dondurur gibi olur. İnsan zihni umutla hayal kırıklığı arasındaki bu kısa mesafeyi pek sevmez. O yüzden Mart soğuğu, Ocak soğuğundan daha sert hissedilir. Ocak’ta zaten üşümeyi kabullenmişizdir. Mart’ta ise kandırılmış gibi hissederiz. İşin bilim tarafında da ilginç bir detay var: Toprak, kış boyunca soğumuştur ve ısınması zaman alır. Güneş açsa bile yer yüzeyi hemen ısınmaz. Yani havanın “güzel” görünmesi, sıcak olduğu anlamına gelmez. Özellikle gece saatlerinde radyasyonla hızlı ısı kaybı olur ve sabah ayazı keskinleşir. Kısacası Mart, görsel olarak bahar, termal olarak kış olabilir. Doğa, estetikle fiziği aynı anda yönetmek zorunda değil. Şehir hayatı da Mart soğuğunu daha karmaşık hâle getirir. Beton ısıyı tutar ama rüzgâr koridorları yaratır. Güneşli bir sokakta bahar hissi yaşarken, köşeyi dönünce buz gibi bir rüzgâr yüzünüzü keser. Büyük şehirler, kendi mikro iklimlerini üretir. İnsan da bu mini sürprizlere karşı sürekli tetikte yaşar. Hava durumu uygulamasına her saat bakmak, modern çağın küçük bir takıntısı hâline gelir. Belki de Mart soğuğunun en bilinmeyen yönü şu: Bize sabrı hatırlatır. Bahar hemen gelmez. Isınma kademelidir. Değişim, dramatik bir sahne geçişi değil, yavaş bir çözülmedir. Kar bir anda erimez, toprak bir gecede yeşermez. Mart soğuğu, “Henüz değil” diyen bir ara cümledir. İnsan olarak acele etmeye bayılıyoruz. Hemen ısınsın, hemen çiçek açsın, hemen yaz gelsin istiyoruz. Oysa doğa kendi ritmini dayatır. Mart soğuğu, takvimin değil, gökyüzünün sözünün geçtiğini hatırlatır. Biraz can sıkar, biraz üşütür ama aynı zamanda geçişin değerini öğretir. Sonuçta Mart, ne tam kış ne de tam bahardır. İkisi arasında gidip gelen bir eşik. Ve belki de en çok bu yüzden, en gerçek aydır. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle: Net değil, sabit değil, biraz soğuk, biraz umutlu.
Ekleme Tarihi: 01 Mart 2026 -Pazar

Güneşe Aldanmak: Mart Ayazının Psikolojisi

İnsanlığın takvimle ilişkisi hep tuhaf oldu. Ayların adını koyduk, günleri numaraladık, sonra da doğanın bu plana sadık kalmasını bekledik. Mart gelince de içimizden biri mutlaka “Bahar geldi” diye ilan ediyor. Sonra sabah kapıyı açınca suratımıza çarpan ayaz, bütün romantizmi tek hamlede dağıtıyor. Mart soğuğu tam olarak böyle bir şey: Umudun ensesine şaplak atan meteorolojik bir şaka.

“Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” atasözü boşuna söylenmemiş. Ama biz her yıl şaşırmış gibi yapıyoruz. Sanki Cemal Süreya bir dize yazdı diye mevsimler duygusallaşacak. Oysa atmosferin umurunda değiliz. Yüksek basınç sistemleri, Balkanlar üzerinden inen soğuk hava dalgaları, kutuplardan kopup gelen kuru ayaz… Hepsi işini yapıyor. Biz ise ince montla “Ama takvimde bahar yazıyor” diye isyan ediyoruz.

Mart soğuğunun bilinmeyenlerinden biri şu: Bu ay aslında bir geçiş koridoru. Kış hâlâ sahneden inmemiştir, bahar ise kuliste makyaj yapıyordur. İki mevsim aynı anda prova alınca ortaya kararsız bir hava çıkar. Sabah güneş gözlüğü, akşam atkı. Öğlen tişört, gece kalorifer. İnsan bedeninin bağışıklık sistemi bu iniş çıkışlara adapte olmaya çalışırken, biz de “Grip nereden çıktı?” diye şaşırıyoruz. Sürpriz değil, organizmanın doğal tepkisi.

Bir başka bilinmeyen, psikolojik tarafı. Mart soğuğu sadece üşütmez, moral de bozar. Çünkü beklenti yüksektir. Günler uzamaya başlamıştır, ağaçlarda tomurcuklar görünür. İçimizde hafif bir yenilenme hissi filizlenir. Tam o sırada gelen sert bir ayaz, bu filizi dondurur gibi olur. İnsan zihni umutla hayal kırıklığı arasındaki bu kısa mesafeyi pek sevmez. O yüzden Mart soğuğu, Ocak soğuğundan daha sert hissedilir. Ocak’ta zaten üşümeyi kabullenmişizdir. Mart’ta ise kandırılmış gibi hissederiz.

İşin bilim tarafında da ilginç bir detay var: Toprak, kış boyunca soğumuştur ve ısınması zaman alır. Güneş açsa bile yer yüzeyi hemen ısınmaz. Yani havanın “güzel” görünmesi, sıcak olduğu anlamına gelmez. Özellikle gece saatlerinde radyasyonla hızlı ısı kaybı olur ve sabah ayazı keskinleşir. Kısacası Mart, görsel olarak bahar, termal olarak kış olabilir. Doğa, estetikle fiziği aynı anda yönetmek zorunda değil.

Şehir hayatı da Mart soğuğunu daha karmaşık hâle getirir. Beton ısıyı tutar ama rüzgâr koridorları yaratır. Güneşli bir sokakta bahar hissi yaşarken, köşeyi dönünce buz gibi bir rüzgâr yüzünüzü keser. Büyük şehirler, kendi mikro iklimlerini üretir. İnsan da bu mini sürprizlere karşı sürekli tetikte yaşar. Hava durumu uygulamasına her saat bakmak, modern çağın küçük bir takıntısı hâline gelir.

Belki de Mart soğuğunun en bilinmeyen yönü şu: Bize sabrı hatırlatır. Bahar hemen gelmez. Isınma kademelidir. Değişim, dramatik bir sahne geçişi değil, yavaş bir çözülmedir. Kar bir anda erimez, toprak bir gecede yeşermez. Mart soğuğu, “Henüz değil” diyen bir ara cümledir.

İnsan olarak acele etmeye bayılıyoruz. Hemen ısınsın, hemen çiçek açsın, hemen yaz gelsin istiyoruz. Oysa doğa kendi ritmini dayatır. Mart soğuğu, takvimin değil, gökyüzünün sözünün geçtiğini hatırlatır. Biraz can sıkar, biraz üşütür ama aynı zamanda geçişin değerini öğretir.

Sonuçta Mart, ne tam kış ne de tam bahardır. İkisi arasında gidip gelen bir eşik. Ve belki de en çok bu yüzden, en gerçek aydır. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle: Net değil, sabit değil, biraz soğuk, biraz umutlu.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seydisehirgundem.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.