Bugün, Anadolu’nun sesi biraz daha kısık. Aşık Veysel Şatıroğlu’nun aramızdan ayrılışının üzerinden tam 53 yıl geçti. Ama tuhaf bir şekilde, bazı insanlar ölünce gitmiyor. Sadece ortalıkta daha az fiziksel yer kaplayıp daha çok zihin işgal ediyorlar. Veysel de tam olarak öyle biri.
Onu çoğu kişi sazıyla, türküsüyle, o derin ama sade sözleriyle tanıyor. “Uzun ince bir yoldayım” deyince herkesin içinde bir şey kıpırdıyor, sanki hayatın özeti iki satıra sıkıştırılmış gibi. Ama mesele sadece bu değil. Asıl mesele, o sözlerin arkasındaki insan ve onun sessiz ama ağır hayatı.
Çocuk yaşta geçirdiği çiçek hastalığı yüzünden gözlerini kaybetmesi, klasik bir “trajik başlangıç” gibi anlatılır. İnsanlar böyle hikâyeleri sever, çünkü acıdan kahraman çıkınca kendilerini daha iyi hissederler. Ama Veysel’in hikâyesi o kadar basit değil. O, karanlığın içinden sadece sabırla değil, inatla yürüyen biriydi. Ve bu inat, sadece sanatında değil, ilişkilerinde de kendini gösteriyordu.
Eşi Esma Veysel ile olan ilişkisi ise pek anlatılmayan, anlatılsa da süslenip yumuşatılan bir hikâye. Gerçek hayat masal sevmiyor çünkü. Esma’nın, Veysel’i bir başkası için terk ettiği ve giderken evdeki parayı da aldığı bilinir. Hatta bazı anlatımlarda, Veysel’in bunu fark ettiğinde büyük bir öfke yerine sessiz bir kabulleniş gösterdiği söylenir.
İnsan ister istemez soruyor: Bu nasıl bir sakinlik? Günümüzde biri telefonunu kaybetse üç gün sinir krizi geçiriyor, adam hayat arkadaşını kaybediyor ve türkü yakıyor.
Ama belki de mesele burada. Veysel’in dünyasında sahip olmak, bizim anladığımız anlamda bir sahiplik değildi. O yüzden kaybetmek de bizdeki gibi bir yıkım değildi. Onun şiirlerinde sık sık geçen “toprak” imgesi boşuna değil. Toprak alır, verir, saklar, büyütür. İnsan da onun bir parçasıysa, neyin kalıcı olduğunu sorgulamak gerekiyor.
Yine de bu hikâyeyi romantikleştirmek haksızlık olur. Terk edilmek, aldatılmak, yalnız kalmak… Bunlar hangi çağda olursa olsun ağır şeyler. Veysel’in bunu sessizlikle karşılaması, acı çekmediği anlamına gelmez. Belki de en büyük fark burada: O, acıyı bağırarak değil, dönüştürerek yaşadı.
Bugün sosyal medyada iki cümle yazıp “derin” görünmeye çalışanların aksine, Veysel gerçekten derindi. Çünkü onun sözleri yaşanmışlığın içinden geliyordu, alıntı defterinden değil.
53 yıl geçmiş. Dünya daha hızlı, insanlar daha sabırsız, ilişkiler daha kırılgan. Ama bir adam, gözleri görmeden herkesten daha net görmüş gibi hâlâ konuşuyor.
Ve galiba en rahatsız edici tarafı da bu: Biz her şeye rağmen hâlâ aynı yerde sayıyoruz.

