Fatma Nur Çelik, 44 yaşında bir öğretmendi. İstanbul’un Çekmeköy ilçesinde bulunan Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde görev yapıyordu. 2 Mart günü, görev yaptığı okulda düzenlenen bıçaklı saldırı sonucu hayatını kaybetti.
Fail 17 yaşında, aynı okulun 11. sınıf öğrencisi. Gözaltı, emniyet işlemleri, ardından Anadolu Adalet Sarayı. Savcılık ifadesi, tutuklama talebi ve 3 Mart’ta “görevi başındaki memuru kasten öldürmek” ve “kasten yaralama” suçlarından tutuklama kararı.
Bir öğretmen öldürüldü. Bir öğrenci tutuklandı. Bir okul travma yaşadı. Ve biz yine birkaç gün boyunca “nasıl olur” diyeceğiz.
Öğretmenlik, bu ülkede zaten zor bir meslek. Kalabalık sınıflar, ağır müfredatlar, ekonomik sıkıntılar, saygı erozyonu. Buna bir de güvenlik kaygısı eklendiğinde, tablo iyice ağırlaşıyor. Okul dediğimiz yer, çocukların hayata hazırlandığı güvenli alan olmalı. Öğretmenin kapıyı kapattığında tek derdi ders anlatmak olmalı. Hayatta kalmak değil.
Fail 17 yaşında. Yani hâlâ çocuk sayılabilecek bir yaşta. Bu gerçek, suçu ortadan kaldırmaz. Ama başka bir soruyu zorunlu kılar: Bir genç bu noktaya nasıl gelir? Hangi uyarı işaretleri görülmedi? Hangi destek mekanizması çalışmadı? Okullardaki rehberlik sistemleri yeterli mi? Aile, okul, sosyal çevre arasındaki bağ gerçekten işlevsel mi?
Her olaydan sonra güvenlik kameralarını artırmayı, kapılara daha fazla kontrol koymayı konuşuyoruz. Oysa mesele sadece metal dedektör değil. Öfkeyi, yalnızlığı, psikolojik kırılmaları erken fark etmek. Bir öğrencinin davranışındaki sert değişimi “ergenliktir” diye geçiştirmemek. Öğretmeni yalnız bırakmamak.
Toplum olarak iki refleksimiz var. Ya faili canavarlaştırıp meseleyi kişiselleştiriyoruz ya da birkaç gün sonra unutuyoruz. Oysa burada sistemsel bir kırılma var. Okul güvenliği, gençlerin ruh sağlığı, öğretmenlerin korunması ve riskli davranışlara erken müdahale konuları artık ertelenemez.
Fatma Nur Çelik bir istatistik değil. Bir haber metninin üçüncü paragrafı hiç değil. O bir sınıfın öğretmeniydi. Belki bir öğrencinin hayatını değiştirmişti. Belki birine cesaret vermişti. Şimdi o sınıfta bir masa boş.
Bir ülkede öğretmenler kendini güvende hissetmiyorsa, o ülkenin geleceği de güvende değildir. Bu cümle slogan değil, basit bir gerçek. Eğitim sistemi yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçülmez. İçindeki insanların ne kadar korunabildiğiyle ölçülür.
Bu olayın ardından yapılacak en kolay şey öfkelenmek. En zor şey ise gerçekten değişmek. Değişim de genellikle manşetler geçtikten sonra unutuluyor. Asıl mesele, unutmamak. Çünkü bir öğretmenin hayatı, gündem süresinden daha değerlidir.

