Kentler büyüyor… Yollar uzuyor, binalar yükseliyor, ışıklar çoğalıyor. Ama bütün bu büyümenin içinde kadınların hayatı aynı oranda genişliyor mu, işte orası tartışmalı.
Kadın, kentte sabahın ilk ışığıyla yola düşen ilk yolcu. Çocuğunu okula bırakan, işe yetişen, yaşlısına bakan, evini sırtında taşıyan görünmez kahraman. Kent, ona çoğu zaman imkân değil, yük sunuyor. Toplu taşımada sıkışmış zamanlar, dar kaldırımlarda taşınan sorumluluklar ve karanlık sokaklarda büyüyen kaygılar…
Şehir planları çizilirken kadının hayatı çoğu zaman hesaba katılmıyor. Aydınlatması yetersiz sokaklar, bebek arabasıyla geçilemeyen kaldırımlar, güvenli olmayan parklar… Kent, kadın için çoğu zaman “yaşanan” değil, “idare edilen” bir mekâna dönüşüyor.
Çalışan kadın için şehir, ikinci bir mesaidir. İş yerinde üretir, evde tükenir Oysa kent, kadının nefes alabileceği alanlar sunmalı; korkmadan yürüyebileceği, özgürce var olabileceği sokaklar yaratmalıdır.
Bir kentin uygarlık seviyesi, apartmanların yüksekliğiyle değil, kadınlarının sokakta ne kadar özgür yürüyebildiğiyle ölçülür. Kadın kendini güvende hissetmiyorsa, o kent ne kadar modern görünürse görünsün eksiktir.
Kent kadını, betonun arasında filizlenmeye çalışan bir çiçek gibidir. Tüm zorluklara rağmen ayakta kalır, üretir, dönüştürür. Kentleri kadınlar için daha yaşanabilir kılmak, aslında herkes için daha insani bir şehir kurmaktır. Çünkü kadın rahat ederse, şehir de nefes alır.
Ülkemizde kadınların genel durumundan bahsedince canımızın sıkılmaması mümkün değil.
Kadına şiddetin son bulduğu, kadınıyla erkeğiyle, çocuğuyla hayvanıyla, tüm değerleriyle hep birlikte huzur ve refah içinde bir ülke yaratılsın. Umarım tüm kötü günlerin geride kaldığı güzel günler bizi bekliyor.

