Seydişehir, Bir zamanlar kendine özgü mimarisiyle, taşın ve ahşabın uyumuyla, avlulardan yükselen çocuk sesleriyle, kışın dumanı tüten tandırların sıcaklığıyla bir Anadolu fotoğrafı gibiydi. Bugün ise o fotoğrafın renkleri solmuş, çizgileri yer yer kaybolmuş durumda. Kent büyüyor, değişiyor; ama bazı değerler geri gelmemek üzere kayboluyor.
Seydişehir’e has mimarinin en bilinen izleri olan kafesli evler, bir zamanlar sokakların karakteriydi. Oymalı pencereleriyle, dışarıya bakarken içeriyi saklayan zarafetiyle Selçuklu’dan taşınan bir kültürün iziydi. Fakat bugün birkaç örnek dışında büyük oranda yok olmuş hâlde… Betonun hızlı yükselişi, modernliğin aceleci adımları geleneksel dokuyu gölgede bıraktı.
Tam da bu noktada bir isim, geçmiş ile bugün arasında adeta bir köprü kuruyor: Ressam Fatma Kırdar.
Kırdar’ın tabloları sadece birer resim değil; yok olmak üzere olan bir kültürün hafızası, sessiz bir kaydıdır. Kafesli evleri, avluların içindeki yaşantıyı, sokakların eski hâlini tuvale taşırken aslında bize şunu hatırlatıyor: “Bu değerleri yaşatmazsak, yarın anlatacak hiçbir hikâyemiz kalmayacak.”
Onun eserlerinde sadece mimari yok… İnsan unsuru, yüzlere yansıyan yılların birikimi, gölgelerde saklı alışkanlıklar da var. Seydişehir’in sıcaklığı, sohbet kültürü, komşuluğun o eski hali… Belki bugün hızla tüketilen ama hafızalarda hâlâ yer eden insan dokusu, onun fırçasında yeniden can buluyor.
Seydişehir, modern bir şehre dönüşürken geçmişini tamamen geride bırakmak zorunda değil. Tam tersine, bu tarihî dokunun korunması geleceğin de daha güçlü inşa edilmesini sağlar. Çünkü bir şehrin ruhu, sadece binalarında değil, anılarını yaşatma iradesinde saklıdır.
Bugün hâlâ ayakta kalmayı başaran birkaç kafesli ev, aslında bizlere bir soru soruyor:
“Beni gerçekten unutacak mısınız?”
Eğer cevap “hayır” olacaksa, bunu sadece sözle değil; koruyarak, sahip çıkarak, gelecek kuşaklara aktararak göstermek gerekiyor. Fatma Kırdar’ın tabloları bu anlamda bir hatırlatma, bir çağrıdır. Kaybolmadan önce kıymeti bilinsin diye…
Seydişehir’in mimarisini kaybetmiş olması kader değildir; ama kalanları sahiplenmek bir sorumluluktur.
Belki de artık, bu şehirde her tuval bir uyarı, her çizgi bir hatıra, her renk bir “unutmayın” demektir.

