whatsapp
Mehmet Kiraz
Köşe Yazarı
Mehmet Kiraz
 

Konya Tahtacı-Kalenderi Ve Türkmen Alevileri

Konya ilimizde 25-30 civarı Alevi yerleşimi vardır. Ereğli ilçesi dahil diğer Alevi yerleşimlerinin çoğu homojendir. Alevi nüfusunun çoğunluğu Türkmen Alevisidir. Buradaki Alevilerin çoğunluğu İran'ın Horosan Bölgesinden Erzincan ve Tunceli'ye, oradan da Konya'ya geldiklerini söylemektedir. Bazı Aleviler ise Kürtçe konuşmaktadır. Alevi köyleri güney Konya Orta-Toroslar bölgesinde Türkmen tahtacı alaevileridir. Karamanoğlu beyliği döneminde toplam nüfusun yüzde 40 Alevi-Türkmenler oluşturduğu Osmanlı döneminde bu nüfusun bilinçli Osmanlı politikaları sonucu asimile edildiği, Ereğli,Mut,Ermenek,Hadim,Bozkır,Seydişehir,Beyşehir,Şarki-karaağaç,Akseki ve Antalya Elmalı ilçesine kadar tahtacı alevi köylerinin çoğunlukta olduğu Bu alevilerin Abdal musa ocağına bağlı olduğu, Beyşehir, Seydişehir, Konya merkezde ise kalenderi Abdallarının çoğunluk olarak yaşadığı kayıtlarda geçmektedir. Kalenderi Abdalları sonraki süreçlerde farklı ilçe ve illere göç ettiği veya göçe zorlandığı rivayet edilmektedir. , Konya bölgesinde yer alan Alevi Bektaşi ocaklarının izlerini gösteren Dediği Sultan ve Menakıbını konu almaktadır. Dediği Sultan Menakıbı sadece Dediği Sultan değil onun yanında yer alan diğer kişiler hakkında da bilgi vermektedir. Bu bakımdan da Dediği Sultan ve onun etrafındaki kişiler etrafında örülen olayları aktaran metin, olay ve kişi kadrosu Alevi Bektaşi ocaklarının yayıldığı coğrafyayı anlamada kolaylık ve ipucu sunmaktadır. Dediği Sultan Menakıbının sunduğu bilgiler, tahrir defterleri, şehir tarihleri, menakıpnamelerle desteklenerek yeniden değerlendirilmiştir. Böylece Dediği Sultan Menakıbından yararlanarak hazırlanan makale, günümüz coğrafyası ve coğrafyanın adlandığı Alevi ocaklarının dağılımı açısından önemli bir yere işaret ederken bu konudaki belirsizliğin giderilmesine de katkı sunmuştur. Bu makale Alevi Bektaşi ocak tarihi ve yerleşimi hususundaki araştırmalara Dediği Sultan ve menakıbı örneğinden yola çıkarak katkı sunmakla kalmayacak ve bu alana yönelik ürettiği bilgiyle de yeni açılımların yapılmasına kolaylık sağlayacaktır. Malazgirt Savaşının ardından Anadolu’nun neredeyse tamamını fetheden Türkler, bir süre sonra başlayan Haçlı Seferleriyle Batı Anadolu’daki durumlarını koruyamamış ve Orta Anadolu’ya çekilmek zorunda kalmışlardı. Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti Konya olduktan sonra da Konya etrafında yürütülen birçok faaliyet yeni bir geri çekilmenin önüne geçip uçlara doğru devletlerle yeni bir yerleşme planı uygulamışlardır. Bu faaliyetlerin bir kısmında kervansaray ve köprü yapımlarıyla uluslar arası ticareti kontrol altında tutmak sayılabilir. Böylece kervansaray ve köprü mamuriyeti arasına yerleştirilen zaviyeler Konya ve çevresinden geçen Kuzey – Güney ile Doğu – Batı eksenindeki ticaret yollarının emniyetini sağlamıştır. Konya ve çevresine yerleşmenin tecrübe ve birikimi Moğollar önünden kaçıp gelen ikinci Türkmen dalgasının yerleştirilmesine büyük katkı sunmuştır. Büyük kitleler halinde Rum’a yönelen göçmenler Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu Selçuklu Devletine kontrollü bir şekilde yönlendirilmiştir. Bir süre sonra kovaladıkları Türkmenlerin ardından Moğolların gelmesi, Anadolu Selçuklu Devleti siyasi sınırlarının kaybolmasına ve yeni bir belirsizliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Böylece hem uluslararası ticaret yolu hem Türkmenlerin göçleriyle güçlü hale gelen bölgelerdeki istikrar bozulmaya başlamış. Netice itibariyle ticaret zayıflarken Türkmenler de daha uç bölgelere hareket etmişlerdir. Böylece Menteşe, Karesi, Hamidoğulları ve Germiyanoğulları ticaretin ve zaviyelerin merkezi haline gelmiştir. Özellikle Moğollarla mücadele halindeki birçok tarikat teşekkülü uçlara yönelmiştir. Anadolu Selçukluları ve Moğollar sonrası Konya ve çevresine hâkim olan Karamanoğulları Beyliği uluslararası ticareti kontrol etmeyi başaramadı veya böyle bir ihtiyaç da duymadı. Doğrusu Konya, Antalya –Alanya limanlarıyla bağlantılı olan Karadeniz limanları, Rusya ve Azerbaycan’dan Tebriz üzerinden Erzurum hattıyla gelen Sivas- Malatya ile Bağdat ve Halep hatlarının kesiştiği kavşakta yer almıştır. Konya’nın ticaret yollarının merkezinde olmasının önemi korunamamış veya sürdürülememiştir. Ticaret yolunun önemli bir kavşağı olan Sivas ile Ankara arasını da kapsayan bölgede Karamanoğulları Beyliğinin siyasi hâkimiyeti sağlayamadığı için bu yol üzerindeki ticareti de düzenleyip kontrol edememiştir. Doğal olarak Karamanoğulları Beyliğinin ticaret yollarını da bünyesinde tutan bu coğrafyada siyasi bir baskı oluşturmayı sağlayamamıştır. Her geçen gün Osmanlı Devleti daha fazla güçlenip Batı sınırlarını genişletmiş ve Anadolu’da etkili olan limanlara hâkim olmuştur. Kısa zamanda birçok beyliği kendi sınırlarına dâhil etmesi Karamanoğulları Beyliğinin siyasi ve iktisadi alanını da daraltmıştır. Anadolu merkezinde meyadan gelen siyasi hakimiyet çabaları beraberinde dinî, sosyal hayata yönelik yeni oluşumlara da uç vermiştir. Birçok yeni tarikatın ortaya çıkması veya var olanların yeni etki alanları oluşturup faaliyetlerini de çok geniş alanlara yaymalarına yol açmıştır. Bu tarikatlar arasında başta Erdebil Tekkesi etkili olmuştur. Bu durum önce Karamanoğulları ardından da Osmanlı sınırları içerisinde yer alan birçok Türkmen topluluğunun başka bir coğrafyaya sadece ruh ve fikriyle göç etmesiyle değil fiziki olarak insan kaynak ve gücüyle de göç etmesiyle sonuçlanmıştır. Bu göçün bedeli her iki beylik için de ağır sonuçlar doğurmuştur. Makalenin şahıs ve olay kadrosu yukarıda kısaca özetlenen coğrafya, siyasi, sosyal, iktisadi ve dinî olayların geçtiği yerde yaşamaktadır. Bu bakımdan da burada ele alınan hususlar bir nebze olsun bu konuların derinleştirilmesine veya anlaşılmasına katkı sunacaktır. Kaldı ki Dediği Sultan Menakıbı anlattığı olayları ve şahıs kadrosuyla özellikle işaret ettiği Selçuklu dönemi ve sonrası açısından açık bilgi vermektedir. Dediği Sultan Menakıbının işaret ettiği coğrafya ve şahıs kadrosu Ahmet Yesevi ile başlatılmıştır. Özellikle Oğuzların göçleri, çok uzun bir coğrafyayı ve zamanı aşarak birden fazla devlet ve beylik kurarak Rum’da neticelenen süreç ve sonrasına işaret etmektedir (Sümer, 1960: 567-594). Bu işaret Diyar-ı Rum ile ilgili kısmında Anadolu Selçuklu Devleti ve dönemindeki tavaif-i mülukten Karamanoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Menteşe Beyliği, Hamidoğulları, Karasi Beyliği, Eşrefoğulları, Safeviler vb. siyasi coğrafya ve ilişkilerini kapsamış ve Anadolu Devletinin yıkılmasına neden olan Moğolların askeri, siyasi, dinî ve sosyal etkileri de buna eklenmiştir. Yukarıda Moğolların siyasi organizasyon için yeni bir yapılanmaya neden olduğu ve siyasi ilişkiler etrafında sosyal ve dinî yapılanmaya gidildiğinin de ipuçları gösterilmiştir. Bu etki aynı zamanda yeni grupların oluşturulup ön plana çıkmasına kolaylık sağlamıştır. Bir kısmı için de iktidar etrafında üretilen siyasi, iktisadi, dinî ve sosyal kuşatmaya maruz kalıp yerleşik oldukları bölgeleri terk edip uçlara doğru hareket etmelerine neden olmuştur. Sonuç olarak Horasan’dan Rum’a hareket eden ve Rum’da yerleşen Türkmen topluluklarının hangi esaslar etrafında nasıl bir organizasyon ile Diyar-ı Rum’u vatan kıldıkları konusu ilgi ve merak konusu olarak güncelliğini korumaya devam etmektedir. Doğrusu bu merakı giderecek akademi içi ve dışı çevrelerin önünde daha fazla çalışılmayı beklemektedir. Adı geçen mevzu birden fazla disiplini ilgilendirmekte ve bağlantılı olarak ele alınmayı zorunlu kılmaktadır. Buna hatır siyasi tarihin sunduğu bilgi akışına göre siyasal sistem, vergi, ceza, eğitim ve tarikatlar etrafında konu şekillenmekte ve şekillendirilmektedir. Türkmenlerin Rum’u şenlendirip vatan kılışları ikinci derecede önemli bir konuya dönüşmekte veya siyasi tarih bu konuya dönüştürmektedir. Doğal olarak siyasi tarihin merkezinde ise ülkeyi yöneten aile ve onların etrafında ikinci ve üçüncü halkada yer alan yöneticilerin mücadeleleri yer almaktadır. Doğrusu siyasi tarihin biçimlendirdiği bu tablo, kısa gibi görünen zaman ve mekân üzerinde hareket eden Türkmen tarihi açısından değerlendirildiğinde çok fazla bilgiye ulaşmak mümkün olmamakta veya ulaşılacak bilgi daha da azalmaktadır. Bu az ve zor alana ilişkin bugünden geriye kurgulu bir zihin dünyasından hareket etmek konunun anlaşılmasını daha da zorlaştırmaktadır. Bu iç içe geçmiş ve bağlantılı görünen konunun tarihsel ideolojik alanın doğrudan müdahil olduğu siyasi, iktisadi, dinî, sosyal ve kültürel kurgu ve biçiminin kuşatması altında kaldığı da araştırmanın sorun olarak gördüğü hususa eklenmelidir. Bu son cümlede işaret edilen husus da eklendiğinde Rum’a yönelen toplulukların hangi esas ve nasıl bir organizasyon etrafında Rum’a yerleştikleri konusu gitgide daha da karmaşık ve imkânsız hale gelmektedir. Kaldı ki üzerinde çalışma yapılan konu, günümüzde de bir sorun olarak kalmaya devam etmektedir. Yani tarihi olaylara ilişkin yapılan çözümleyici veya anlayıcı çabaların devam etmesi bir yana bahsi geçen toplulukların günümüzde dahi tam anlamıyla anlaşıldığı söylenemez. Böyle olunca merkezden uzakta ve merkeze doğru hareket eden ve merkeze doğru şekillenen en azından dil olarak yeniden yapılanan toplulukların günümüzdeki sosyal yapılarına ilişkin anlama ve açıklama çaba ve gayretleri devam etmektedir. Kuşkusuz Diyar-ı Rum’a yerleşen Türkmenlerin sosyal yapılarına ilişkin açıklama ve anlama çaba ve gayretlerine katkı sunacağı düşünülerek toplulukların kullandıkları dil, yazıya aktarılan sözlü kültür ürünü eserlerin çalışılması önem arz etmektedir. Yanı sıra ilgili metinlerin kendisini görünür kıldığı toplulukların sosyal yapılarının anlaşılmasını kolaylaştıracak gündelik hayatlarına ilişkin katılımcı gözlem metoduyla araştırmaların sürdürülmesini de zorunlu kılmaktadır. Bu öneri bazı riskler de içermektedir. Risklerin kontrol edilip azaltılmasına yönelik toplulukların kullandıkları ikinci dilin yani kendi aralarında kullandıkları kavram ve terimlere yükledikleri anlama ilişkin çalışmalar yapılmalıdır. Topluluğun terim ve mecaz dağarcığının biriktirildiği hafızaya ilişkin dikkatli çalışmalar, ilgili metinlerin anlaşılması ve toplulukların kurulu dilinin görülmesini kolaylaştırırken riskli alanın daha da sağlıklı bir şekilde yürünmesine kolaylık sunacaktır. Barkan’ın Fuad Köprülü’nün Abdal maddesine yapmış olduğu katkı ve açıklamaya göre: “Bizim burada tedkik ettiğimiz dervişlerle XVI ıncı eski Osmanlı şairlerinin tasvir ettiği şekilde çıplak gezen, esrar yiyen, kaşlarını, saç ve sakallarını tıraş eden, vücudlarında yanık yerleri ve dövme Zülfikar resimleri ve ellerinde musiki aletlerile dolaşan serseri devrişler arasında büyük bir fark mevcud bulunması lazımgelir. Prof. Fuad Köprülü, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’nde yazdığı abdal maddesinde; XVI ıncı asırdan beri Türkiye’de yaşayan abdal lakaplı şeyhler ile abdallar yahud ışıklar ismi verilen derviş zümreleri hakkında izahat verirken onları bir takım genginci derviş zümreleri gibi tasvir etmiştir. Bu izahata göre anlor ayın ve erkan itibariyle olduğu gibi akideleri bakımından da müfrit Şii ve Alevi heterodoxe bir zümre idi . Diğer serseri derviş zümreleri gibi evlenmiyerek bekar kalırlar ve şehir ve kabalardan ziyade köylerde kendilerine mahsus zaviyelerde yaşarlardı. Bunların arasında bilhassa daha fazla Kalenderiye tarikatından müteessir olanların dünya alakalarından tamamen uzak olmak, geleceği düşünmememek, tecerrüd, fakir, dilenme ve melamet başlıca şiarlarıdır. Bununla beraber, bütün Rum abdallarının her zaman ve her yerde dilencilerden, serseri ve çingene dervişlerden ibaret olduğunu farz etmek doğru değildir. Esasen Prof. Fuad Köprülü de bütün abdalların aynı şekilde yaşamadığını ve bazı abdal zümrelerinin, mücerred kalmak prensibinden ayrılarak, sair Kızılbaş zümreleri kabilinden bir secte halinde, Türkiyenin muhtelif sahalarında köyler kurup yerleşmiş olmaları ihtimalini kaydediyor. Aynı suretle Profesör, İran Türk aşiretleri ve Hazar ötesindeki Türkmenler arasında abdal adını taşıyan Türk oymalarına tesadüf edilmesini ve Eftalit’lerin daha asırlarca evvel abdal adını taşımış olmalarını da tetkike şayan görerek hatırlatmıştır. Bu vaziyette, “abdal” sözünün bir tasavvuf istilahı olmadan evvel bir aşiret veya zümre ismi halinde bulunup bulunmadığı ve bu nam altındaki bütün dervişlerin bidayette Orta Asyadan gelmiş abdal aşiretlerinin mümessili birer aşiret evliyası olup olmadığı meselesi tetkike muhtaç gözükmektedir. Serseri derviş zümrelerinin döküntülerinin toprağa yerleşerek köyler vücuda getirecek yerde, köyler vücuda getirecek şekilde toprağa yerleşmekte olan göçebe aşiretleri bir takım derviş zümreleri meydana getirmeleri daha fazla muhtemeldir. Esasen Prof. Fuad Köprülü de bu abdalların kendilerini Horasandan gelmiş göstermelerini, eski Oğuz rivayetlerinin aralarında hala yaşamasını, bunların etnik menşe’lerinin yani Türklüklerinin tesbiti bakımından çok mühim addetmekte ve abdalları Türklüklerinden en ufak bir şüphe bile caiz olmıyan ve eski Türk şamanizminin izlerini hala saklıyan Anadolu Alevi Türklerinden ayırmağa imkan görmemektedir. Şu halde, abdalların dilencilerden ve çingenelerden ibaret olacağına tıpkı bu Alevi Türkler gibi kısmen göçebe olmakla beraber, kısmen de eski zamanlardan beri toprağa bağlanmış ve ekincilik hayatına geçmiş Türk oymaklarından çıkmış olmaları lazım gelmez mi?” Karamanoğulları Beyliğinin dip ataları olan Nure Sofi, Babai Hareketinin lideri Baba İlyas’ın halifesidir. Nure Sofi, Baba İlyas’ın yanında yetişmiş ve iyi bir eren ve bey olarak etrafında tanınmaya başlamış. Rum’a göç ve ardından yapılan yerleşim  hakkında verilen mücadelelerde yer almış, başarılı ve etkili olmuş. Vefatının ardından yerine oğlu Karaman geçmiş ve onun terbiyesiyle yetiştiği için bütün iyi ve güzel hasletlerle donanmış olarak Türkmenleri toparlamış. Karaman Bey bütün bu faaliyetleri yürüttüğünde en yakınında duran arkadaşları arasında Turgut ve Bayburt bulunmuştur (Şikari, 2005: 107-113). Kaynağın verdiği bilgi makalenin ele aldığı konu etrafında yeniden değerlendirildiğinde menakıbın verdiği bilgiler, arşiv belgeleri, şehir tarihi gibi kaynaklardan elde dilenlerle Baba İlyas, Nure Sofi ve Hacı Bektaş vb. pir ve mürşitlerin tarikat içerisinde Türkmen sosyal yapı ve teşkilat geleneğini uygulamaları, sözlü ve yazıya aktarılıp sürdürülen metinlerde icra edilen irfan ve hikmetin aktarıldığı dile de uygun düşmektedir. Oğuzların Rum’a başlayan göçleri iki yüzyıl civarında bir zamana karşılık gelmektedir. Bu göçler birden fazla coğrafya, savaş, siyasi teşekkülü olan çok geniş bir sosyal etkinlik içermektedir. Doğal olarak Oğuzların göçleri boyunca aldıkları isimler ve yerleştikleri yerler arasında ilişki bulunmakta veya böyle bir ilişki kurmak mümkündür. Oğuzların Anadolu’da yerleşim yerlerine ilişkin tutulan defterler aracılığıyla takip etmek mümkün görünmektedir. Bunlar arasında özellikle Tahrirler, Kanunnameler, Şeriyye Sicilleri, Mühimmeler ve Ahkam Defterlerini saymak mümkündür (Sümer, 1958: 159-162). Anadolu Selçukluları, Türkmen ve Yörük şeklinde iki ana gruba ayrılmıştır. Oğuz boylarının bu tanımı Orta Anadolu’da Kızılırmak’a olan kısmında Türkmen; Kızılırmak’tan itibaren ise Yörük adlandırmasına rastlamak mümkündür. Türkmenler içerisinde hiyerarşik bir yapı ve bu yapıya göre Türkmenler İl veya Ulus, İl’ller ise Boy ve Taife, Boy’lar ise cemaat olarak isimlendirilen oymaklara ayrılmaktadır. Boy’ların başında ise Boy Beyleri, Cemaatlerin başında ise Kethüda bulunurdu (Sümer, 1950b: 511). Bu adlandırma genel hatlarıyla yapılmakta ve her iki bakımdan da Rum’a ulaşan Oğuz boyları Türkmen ve Yörük adını almıştır. Hatta hem Türkmen hem Yörük adlandırmasının bir arada kaydedildiği veya bir yerde zikredilmiştir. Bunun en güzel örnekleri arasında da Atçekenler bulunmaktadır. Oğuz boyları arasında Anadolu dinî ve sosyal tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan Çepniler, Atçekenleri de bünyesinde taşımaktadır. Atçeken ulusu Eski İl, Turgut ve Bayburt isimli yerlerde yaşamaktadırlar. Bütün bunlara göre Oğuz Türkmenlerinin Anadolu Selçukluları döneminde Konya ve çevresine yerleşen Çepni Boyu bünyesinde yer alan Atçeken İl’inin Karamanoğulları Beyliğinin dip atası olan Nure Sofe ile olan bağlantısı dikkat değer hususlar arasında yer almaktadır. Karamanoğulları Beyliğinin Osmanlı Devleti tarafından yıkılmasına kadar devam etmiş ve Atçekenler ile Karamanoğulları arasındaki ilişkisi sürekli tazeliğini korumuştur. Osmanlı Devleti yönetimi altına giren Atçekenlerin boy beyliği beklentileri sürmüş ve buna bağlı olarak huzursuzlukları devam etmiştir. Şimdi de bu kısa bilgiden sonra Dediği Sultan Zaviyesi ve etki alanına dair bilgilere geçilebilir. Dediği Sultan, Konya Ilgın Mahmut Hisar Beldesinde Turgutlu ve Bayburtlu toplulukları arasında yaşamış ve halkın evliya olarak kabul ettiği önemli kişilerdendir. Menakıbına göre Dediği Sultan, Seyyid Hacı İbrahim‘den el almıştır.Dediği Sultan, Hacı Bektaş, Karaca Ahmed, Seyyid Harun ve Mevlana ile aynı dönemde yaşamış ve onlarla görüşmüştür. Rum evliyaları ile Konya ve çevresi düşünüldüğünde Dediği Sultan büyük bir öneme haizdir. Konya merkezde oğlu Toruncan tarafından bir tekke kurulmuştur (Konyalı, 2007: 616). Yine halifelerinden Mürsel Yatağan tarafından Doğanhisar Göçü köyünde de bir zaviye kurulmuştur. (Konyalı, 1945: 597; Oral, 1954: 337-345). Dediği Sultan ve zaviyesi hakkındaki kaynakların önemli bir kısmı zaviyesine ilişkin vakıf ve tahrir defterlerinde yer almaktadır. Karaman, Konya, Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir ile ilgili hemen bütün çalışmalarda Dediği Sultan ve zaviyesi hakkında malumat yer almaktadır (Konyalı, 1991: 91-95; Erdoğru, 1994: 89-158; Erdoğru, 2003: 99-140; Erdoğru, 2004: 119-154; Demir, 2006: 127-157). Ayrıca Konya Doğanhisar Tekke Köyündeki Dediği Sultan Zaviye ve Tekkesini konu alan iki çalışmanın ilki (Konyalı, 1945: 595-598) ikincisi de müstakil olarak Dediği Sultan’ı konu alan araştırma (Bakırer – Faroqhi, 1975: 447 – 471) içerisinde yer almaktadır. Bunların dışında Dediği Sultan Zaviyelerinin etki ve faaliyet alanını gösteren Diyarbakır Ergani‘deki Dediği Sultan Zaviyesini de konu alan araştırmayı da ekleyebiliriz (Erpolat, 2004: 53-56). Eğridir Yazla mevki civarında Dediği Sultan Türbesinden sökülerek bir okulun bahçesine taşınan kitabesini haber eden Oral, bu kitabenin Hamit Oğullarından Hüsamettin İlyas Bey zamanında yazıldığını bildirmekte ve bu tarihin de Ilgın Mahmut Hisar Dediği Sultan türbesiyle karıştırıldığını makalesine eklemektedir (Oral, 1954: 344). Denizli merkez Karataş köyü yakınlarında ve köylülerin “Yukarı Tekke” dedikleri Dediği Sultan Zaviyesi, Kazak Abdal Zaviyesi ile aynı yerdedir. Karataş Köyü sınırları içerisinde bulunan Dediği Sultan Zaviyesine yine merkez köylerden Çukur Köyünden ulaşılabilir ve Çukur Köyünde de Teslim Abdal’ın Zaviyesi bulunmaktadır (Filiz ve diğerleri, 2007: 104; 124-125). Burada bulunan Dediği Sultan adlandırmasının imlasını Bedri Noyan “Dedeği Sultan Dergâhı” şeklinde okumuştur (Noyan, 2002: 23). Bedri Noyan bu adlandırma dışında “Dediği Sultan” isminin kaynağı hakkında da bilgi vermektedir. Noyan’ın verdiği bilgiye göre: “Sarıkazak Abdâl’ın Balım Sultân dervîşi olduğu ve onunla beraber çok bulunduğu söylenmektedir. Sarı Kazak Abdâl’a, son günlerinde: Yerinize, posta kimi geçirelim, diye sormuşlar. O da: -O (yani yerime geçecek kişi), zamanı gelince güvercin donunda gelir. Ona çok saygı gösteriniz, diye yanıt vermiştir. Sarı Kazak Abdâl Sultân göçünce, gün gelmiş lokması yapılacak. Bütün muhipler toplanmışlar, ortada henüz kimse yok. Biraz sonra bir güvercin gelmiş. Bunu görenler: -İşte, dediği sultân, dediği sultân!... diye fısıldaşmaya başlamışlar. Bundansonra da, güvercin insan donuna girmiş ve Posta oturmuş. Halk arasında bu  yaygın bir şekilde söylenmektedir. Sarı Kazak Abdâl’ın lokma töreni böylece yapılır. Kimse gelen zata adını bile sormaya cesaret edemez. Güvercin donunda görüldüğü zaman fısıldaşıldığı gibi “Dediği Sultân” adını alır. Bu söylem zamanla “Dedeği Sultân” şeklini almıştır. Sarı Kazak Abdâl Dergâhı, sonradan büyük bir ün yapan Dedeği Sultân’ın adıyla da anılır olmuştur. Burası Halife Postu olan bir dergâh kabul edilmiştir. Buraya, Sarı Baba Dergâhı da demişlerdir. Osmanlı döneminde Denizli Kadısına gönderilen fermanda; buradaki “ışıkların” yani ışık tâifesinden olan Bektâşîlerin “gece gündüz saz ve sözle vakit geçirdikleri” bu yüzden uslandırılmaları gerektiği buyuruluyordu. Anlaşılıyor ki sazıyla, sözüyle erkân yürüten Bektâşî’ye softa dayanamamış ve ihbar etmiştir. İstanbul’dan, bunlarla meşgul ol, diye kadıya emir gelmiştir. Teslim Sultân Abdâl ile Kepenekli Sultân’ın Horasan’dan gelme oldukları da söylenir. Dedeği Sultân da Horasan’dan gelmiştir, diye bir rivayet vardır” (Noyan,2002: 80-81). Dediği Sultan’dan kendi menakıbı dışında yer veren kaynak Seyit Harun Menakıbıdır. Menakıba göre Seyit Harun’un geldiği haberi kendisine ulaştırılan Dediği Sultan, bu keramet sahibi veliyi görmeye gider. Etrafındakiler keramet gösterip ayıya binip gitmesini isterler ve o da ayıya biner gider. Onun gelişini haber alan Seyit Harun taşa biner ve onu karşılar. Seyit Harun yanında üç gün kalır, birlikte namaz kılmaya kalktıklarında Seyit Harun, Dediği Sultan’dan su çıkarmasını ister ve o da asasını yere vurur, böylece yerden bir su çıkar. Bu suyun adı da Dediği Sultan Pınar’ı olur.Seyit Harun, namazı kıldırmasını ondan isteyince o da: Ben ümmiyim, zahir bilmem, der ve namazı onun kıldırmasını ister. Dediği Sultan, Seyit Harun tarafından kurulan şehrin dağa bitişik kurulmasını ve Müslüman olmayan toplulukların İslam’a davet edilmesini tavsiye eder. Daha sonra Dediği Sultan, Seyit Harun’un kızına talip olur ama Seyit Harun kızını ona vermez. Bunun üzerine Dediği Sultan, Seyit Harun’un bu tavrından dolayı rahatsız olur ve geri döner, kısa bir zaman sonra da Seyit Harun vefat eder (Uluçay, 1946: 773-774; Kurnaz, 1991: 53-57; Ayaz, 2008: 49-51). Dediği Sultan ve Menakıbı iki ana konuda farklı kaynaklarda verilen bilgileri, desteklemekte ve anlaşılmasını kolaylaştırıp güçlendirmektedir. Birinci olarak Dediği Sultan’ın faaliyet ve etki alanı içerisinde olan topluluklar ve onlarla kurduğu ilişkiyi takip edip tespit etmektir. İkinci olarak da toplulukların yerleşik oldukları coğrafya ve coğrafya üzerinden faaliyetlerini tespit etmektir. Dediği Sultan ve bağlı topluluklarının yerleşim yerleri, yerleşik oldukları bu coğrafyayı adlandırmaları, ticari faaliyetleri, kurdukları zaviyelerle kadim menzil üzerinde menzilhaneleri işlevsel hale getirip yol güvenliği ve işleyişini sağlamaları hususlarına dair güçlü ipuçları sunmaktadır. Diğer yandan bütün bu faaliyetlerin yürüdüğü topluluklar olarak Dediği Sultan’ın hem menakıbı hem de faaliyet alanı Turgut ve Bayburt cemaatleri arasında geçmektedir. Atçeken konfederasyonu içerisinde yer alan Türkmenlerden Turgut ve Bayburt toplulukları aynı zamanda bu adlarıyla Karaman Vilayetinde idari merkezler olarak yer almıştır. Karaman Vilayeti Konya Paşa Sancağı Akşehir Livası içinde veya müstakil olarak Turgut Livası veya bu idari yapı içerisinde Turgut ve Bayburt Nahiye olarak devamlı surette yer almıştır (Erdoğru, 1992: 417-428). Turgut ve Bayburt cemaatleri uzun bir süre Esb Keşan Livası içerisinde de değerlendirilmiştir (Karadeniz, 2000: 183-193). Ayrıca muhtelif yıllarda Turgut ve Bayburt Türkmenlerinin bu coğrafyanın dışında başka yerlerde de iskân edildiği ve iskân edildikleri yerlerde de yerleşim yeri adı olduğu herkesin malumudur (Sümer, 1999: 179-199). Atçekenler, Konya bölgesinde Tuz Gölü etrafında Eski il kazası merkez olmak üzere Turgut ve Bayburt kazasında yaşamaktaydılar. Atçekenlerin yerleşik oldukları veya konup göçtükleri coğrafya genel olarak Aksaray – Akşehir ile Ankara – Konya arasında Doğu – Batı ve Kuzey – Güney ekseninde Konya ovasında özellikle Konya bozkırlarıdır (Atçeken, 1995: 16). Karamanoğulları Beyliğinin en güçlü destekçileri içerisinde bulunan Atçekenler geniş bir konfederasyonu içermekteydi. Atçekenler organizasyonu başlarındaki beyler tarafından idare edilir ve baktıkları veya bakmakla yükümlü oldukları atlardan dolayı da sulu alanlarda dolaşmaktaydılar. Bu bakımdan da rastgele değil belirli alanlar içerisinde gidip gelmekteydiler. Osmanlı tahrirlerinde kendilerinden alınan vergi kayıtlarına bakılacak olursa yerleşik hayata geçmiş Atçekenlerde bulunmaktadır (Hüseyniklioğlu, 2008: 39-64). Atçekenleren alınan vergi ve esasları Karamanoğlu İbrahim Bey zamanından itibaren uygulandığı kayıtlıdır. Bundan dolayı da bir süre sonra yerleşik hayata geçip tarımla meşgul olup at yetiştirmeyenler “at yetiştirmiyor” diye vergiden muaf tutulmaktadır. Yani ziraat ve çift işiyle uğraşanlardan vergi alınmazken at yetiştirmedikleri şeklinde kayıtlara bir açıklama da düşülmüştür. Karamanoğulları Beyliğinin yıkılması ve Fatih’in Osmanlı Devletine bu bölgeyi katmasının ardından yeniden toparlanamamaları için uygulanan programla Atçekenler, ziraat ve çift işine yöneldiler. Bu durum yapmış oldukları hizmetin azalması nedeniyle toparlanmalarına imkân sunulmaya çalışıldıysa da Atçekenler azaldı ve sadece geçen yüzyıla kadar bölge adı olarak kullanılmaya devam etti (Beldiceanu-Steinherr, 1992: 51). Osmanlı Devletinin Karamanoğullarıyla mücadele ettiği dönemde diğer beylikleri de kendi sınırlarına dâhil etmeye başlamıştı. Bu gelişmeler Karamanoğulları Beyliği sınırları içinde Erdebil Tekkesinden Şeyh Cüneyd Konya’ya kadar gelmiş ve bir dizi faaliyet başlatmıştı. Konya’da bir süre kaldıktan sonra Varsak Türkmenleri arasında da çalışmalarını sürdürmüştü (Aşıkpaşa, 1332: 264-269). Siyasi kargaşaların Karamanoğulları Beyliğinde meydana gelip artması Şeyh Cüneyd sonrası Şeyh Haydar’ın faaliyetlerinin Karamanoğulları arasında başarı oranını artırmıştı. Şah İsmail büyükbabalarının Rum içindeki halife ve müritleriyle olan ilişkisini sürdürüp geliştirmiştir. Bir süre sonra da Şah İsmail irtibat halinde olduğu topluluklarla Erzincan’da toplantı yapmıştır. Erzincan’daki bu toplantıya Karamanoğulları Beyliğinden birçok aşiretin katıldığı ve bunlar arasında Turgutlularında bulunduğu kaynaklarda yer almaktadır (Sümer, 1992: 18-19). Safevilerle başlayan siyasi, kültürel, sosyal ve dinî uyuşma Atçeken konfederasyonu içerisinde yer alan özellikle Turgut ve Bayburt daha sonra Safevi Devletinin kuruluşuna iştirak eden Türkmen aşiretleri arasında yer almışlardır (Sümer, 1992: 51). Sonuç: Makale, Anadolu Selçuklu Devletinin merkezi olan Konya ve çevresine Horasan’dan başlayan göçler ve göçlerle beraber gelen topluluklar ile onların başlarında reis – seyitlerden Dediği Sultan ve menakıbını konu edindi. Buradan yola çıkarak Moğol saldırıları, meydana gelen siyasi istikrarsızlıklar ve bozulan iktisadi yapı etrafında kervansaraylarla sağlanan güvenli yolculukların destekçisi olarak zaviyelerin etkisine işaret etti. Bu çerçevede organizasyonun aktörleri göçmenlerin başlarında yer alan pir ve mürşitlerin stratejik öneme sahip bölgelerde önce Bizans ardından da Moğollara karşı güvenli ortam oluşturmaya çalıştıkları ortaya konuldu. Savaş ve siyasi kargaşalara rağmen pir ve mürşitler zaviyeler etrafında organize edip örgütlediği toplulukları bir arada yeni toprakları şenlendirmelerindeki etki başarıları açıklığa kavuşturuldu. Özellikle uluslararası ticaret yoluna ilişkin atılan adımlar göç, askeri ve haberleşme alanlarını kontrol etme gücü sunarken kuzey güney ve doğu batı eksenindeki akışı da takip etme fırsatı verdiği görüldü. Bir süre sonra beraberinde imkânları da getiren fırsatlarla göçmenlerin Bizans ve Moğollar arasında sıkıştığı dönemlerde de küçük beyliklere dönüşerek etkili olmayı sürdürdüler. Makale, göç, yeni yerleşim yerleri, ticaret yolu etrafında atılan stratejik adımlara örnek olarak Konya çevresinin Alevi Bektaşi ocakları açısından önemine işaret edip Dediği Sultan ve Menakıbı çerçevesinde bu konuya değindi. Makale de doğrudan Dediği Sultan Menakıbından yararlanarak verilen bilgilerin dışında Tahrir ve vakıf kayıtlarının yanı sıra şehir tarihleri, mimari, sanat tarihi ve diğer menakıp kayıtlarına da yer verildi. Dediği Sultan, Hacı İbrahim’in halifesidir. Dediği Sultan’ın halifeleri arasında Yatağan Mürsel Ahmet’in zaviyeleri de günümüze kadar ulaşmıştır. Dediği Sultan zaviye ve zaviyeleri kadim ticaret, askeri ve hac yolunun Anadolu kısmında sağ yol üzerinde bulunmaktadır. Dediği Sultan Menakıbının verdiği bilgilere göre Dediği Sultan, halifeleri ve diğer mürşitlerle Konya ve çevresinin Alevi Bektaşi ocaklarının merkeze hareket noktasında bulunmaktadır. Özellikle Anadolu Selçukluları öncesi ve Moğol saldırıları sonrasında uçlara doğru hareket eden topluluk ve pirlerin geçiş alanında yer almaktadır. Bu bakımdan da tarihi kayıtlarda bu topluluklar ve bağlı bulundukları pirlerinin vakıf ve tahrirlerine rastlanmaktadır. Konya çevresinden Anadolu içlerine ve uçlara doğru hareketi takip etmede de Dediği Sultan ve Menakıbı büyük bir katkı sunmaktadır. Kaynakça AŞIKPAŞAZADE (1332). Tevarih-i Âl-i Osman Aşıkpaşazade Tarihi, Notlandıran: Âlî Bey, İstanbul, Matbaa-iÂmire. AYAZ, A. (2008). Seydişehir Tarihi, Seydişehir: Kendi Yayını. AYDOĞDU, D. (1994). Beykonaklım, Kendi Yayını. BAKIRER, Ömür – Faroqhi, Surayya (1975). “Dediği Dede ve Tekkeleri”, Belleten, Sayı 155, Ankara:Türk Tarih Kurumu Basımevi, ss. 447-471. BARKAN, Ö. L. (1942). “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler I”, Vakıflar Dergisi, Cilt 2, Ankara, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, ss. 270-353. BELDICEANU-STEİNHERR, I. (1991). “Atçeken”, İslam Ansiklopedisi, cilt 4, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, ss. 51. ÇAYCI, A. (2008). Eşrefoğlu Beyliği Dönemi Mimari Eserleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. ÇAYCI, A. ve ÜREKLİ, B. (2003). “Dediği Sultan Haziresi Mezar Taşları” Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 10, Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları, ss. 359-401. DEMİR, A. (2006). “Tahrir Defterlerine Göre Akşehir Zaviyeleri”, Doğumunun 65. Yılında Prof. Dr. Tuncer Baykara’ya Armağan Tarih Yazıları, Editör: M. Akif Erdoğru, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları, ss.127-157. ERDOĞRU, M. A. (1994). “Karaman Vilâyeti Zâviyeleri”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 9, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 89-158. ERDOĞRU, M. A. (2003). “Murad Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilâyetinde Vakıflar II”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 18, No: 2, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 99-140. ERDOĞRU, M. A. (2004). “Murad Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilâyetinde Vakıflar III”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 19, No: 1, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 119-154. ERDOĞRU, M. A. (2004a). “Murad Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilâyetinde Vakıflar IV”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 19, No: 2, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 141-176. ERDOĞRU, M. A. (1992). “Karaman Vilayetinin İdari Taksimatı”, Osmanlı Araştırmaları, Sayı, 12, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 425-430. HÜSEYNİKLİOĞLU, A. (2008). Karaman Beylerbeyliği’nde Konar-Göçer Nüfus (1500 1522), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. KARADENİZ, H. B. (1995). Atçeken Oymakları (1500-1642), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.
Ekleme Tarihi: 26 Eylül 2023 - Salı

Konya Tahtacı-Kalenderi Ve Türkmen Alevileri

Konya ilimizde 25-30 civarı Alevi yerleşimi vardır. Ereğli ilçesi dahil diğer Alevi yerleşimlerinin çoğu homojendir. Alevi nüfusunun çoğunluğu Türkmen Alevisidir. Buradaki Alevilerin çoğunluğu İran'ın Horosan Bölgesinden Erzincan ve Tunceli'ye, oradan da Konya'ya geldiklerini söylemektedir. Bazı Aleviler ise Kürtçe konuşmaktadır. Alevi köyleri güney Konya Orta-Toroslar bölgesinde Türkmen tahtacı alaevileridir. Karamanoğlu beyliği döneminde toplam nüfusun yüzde 40 Alevi-Türkmenler oluşturduğu Osmanlı döneminde bu nüfusun bilinçli Osmanlı politikaları sonucu asimile edildiği, Ereğli,Mut,Ermenek,Hadim,Bozkır,Seydişehir,Beyşehir,Şarki-karaağaç,Akseki ve Antalya Elmalı ilçesine kadar tahtacı alevi köylerinin çoğunlukta olduğu Bu alevilerin Abdal musa ocağına bağlı olduğu, Beyşehir, Seydişehir, Konya merkezde ise kalenderi Abdallarının çoğunluk olarak yaşadığı kayıtlarda geçmektedir. Kalenderi Abdalları sonraki süreçlerde farklı ilçe ve illere göç ettiği veya göçe zorlandığı rivayet edilmektedir.

, Konya bölgesinde yer alan Alevi Bektaşi ocaklarının izlerini gösteren Dediği Sultan ve Menakıbını konu almaktadır. Dediği Sultan Menakıbı sadece Dediği Sultan değil onun yanında yer alan diğer kişiler hakkında da bilgi vermektedir. Bu bakımdan da Dediği Sultan ve onun etrafındaki kişiler etrafında örülen olayları aktaran metin, olay ve kişi kadrosu Alevi Bektaşi ocaklarının yayıldığı coğrafyayı anlamada kolaylık ve ipucu sunmaktadır. Dediği Sultan Menakıbının sunduğu bilgiler, tahrir defterleri, şehir tarihleri,

menakıpnamelerle desteklenerek yeniden değerlendirilmiştir. Böylece Dediği Sultan Menakıbından yararlanarak hazırlanan makale, günümüz coğrafyası ve coğrafyanın adlandığı Alevi ocaklarının dağılımı açısından önemli bir yere işaret ederken

bu konudaki belirsizliğin giderilmesine de katkı sunmuştur. Bu makale Alevi Bektaşi ocak tarihi ve yerleşimi hususundaki araştırmalara Dediği Sultan ve menakıbı örneğinden yola çıkarak katkı sunmakla kalmayacak ve bu alana yönelik ürettiği bilgiyle

de yeni açılımların yapılmasına kolaylık sağlayacaktır.

Malazgirt Savaşının ardından Anadolu’nun neredeyse tamamını fetheden Türkler, bir süre sonra başlayan Haçlı Seferleriyle Batı Anadolu’daki durumlarını koruyamamış ve Orta Anadolu’ya çekilmek zorunda kalmışlardı. Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti Konya olduktan sonra da Konya etrafında yürütülen birçok faaliyet yeni bir geri çekilmenin önüne geçip uçlara doğru devletlerle yeni bir yerleşme planı uygulamışlardır. Bu faaliyetlerin bir kısmında kervansaray ve köprü yapımlarıyla uluslar arası ticareti kontrol altında tutmak sayılabilir. Böylece kervansaray ve köprü mamuriyeti arasına yerleştirilen zaviyeler Konya ve çevresinden geçen Kuzey

– Güney ile Doğu – Batı eksenindeki ticaret yollarının emniyetini sağlamıştır.

Konya ve çevresine yerleşmenin tecrübe ve birikimi Moğollar önünden kaçıp gelen ikinci Türkmen dalgasının yerleştirilmesine büyük katkı sunmuştır. Büyük kitleler halinde Rum’a yönelen göçmenler Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu Selçuklu Devletine kontrollü bir şekilde yönlendirilmiştir. Bir süre sonra kovaladıkları Türkmenlerin ardından Moğolların gelmesi, Anadolu Selçuklu Devleti siyasi sınırlarının kaybolmasına ve yeni bir belirsizliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Böylece hem uluslararası ticaret yolu hem Türkmenlerin göçleriyle güçlü hale gelen bölgelerdeki istikrar bozulmaya başlamış. Netice itibariyle ticaret zayıflarken

Türkmenler de daha uç bölgelere hareket etmişlerdir. Böylece Menteşe, Karesi, Hamidoğulları ve Germiyanoğulları ticaretin ve zaviyelerin merkezi haline gelmiştir. Özellikle Moğollarla mücadele halindeki birçok tarikat teşekkülü uçlara yönelmiştir.

Anadolu Selçukluları ve Moğollar sonrası Konya ve çevresine hâkim olan Karamanoğulları Beyliği uluslararası ticareti kontrol etmeyi başaramadı veya böyle bir ihtiyaç da duymadı. Doğrusu Konya, Antalya –Alanya limanlarıyla bağlantılı olan Karadeniz limanları, Rusya ve Azerbaycan’dan Tebriz üzerinden Erzurum hattıyla

gelen Sivas- Malatya ile Bağdat ve Halep hatlarının kesiştiği kavşakta yer almıştır. Konya’nın ticaret yollarının merkezinde olmasının önemi korunamamış veya sürdürülememiştir. Ticaret yolunun önemli bir kavşağı olan Sivas ile Ankara arasını da

kapsayan bölgede Karamanoğulları Beyliğinin siyasi hâkimiyeti sağlayamadığı için bu yol üzerindeki ticareti de düzenleyip kontrol edememiştir. Doğal olarak Karamanoğulları Beyliğinin ticaret yollarını da bünyesinde tutan bu coğrafyada siyasi bir baskı oluşturmayı sağlayamamıştır. Her geçen gün Osmanlı Devleti daha fazla güçlenip Batı sınırlarını genişletmiş ve Anadolu’da etkili olan limanlara hâkim olmuştur. Kısa zamanda birçok beyliği kendi sınırlarına dâhil etmesi Karamanoğulları Beyliğinin siyasi ve iktisadi alanını da daraltmıştır.

Anadolu merkezinde meyadan gelen siyasi hakimiyet çabaları beraberinde dinî, sosyal hayata yönelik yeni oluşumlara da uç vermiştir. Birçok yeni tarikatın ortaya çıkması veya var olanların yeni etki alanları oluşturup faaliyetlerini de çok geniş alanlara yaymalarına yol açmıştır. Bu tarikatlar arasında başta Erdebil Tekkesi etkili olmuştur. Bu durum önce Karamanoğulları ardından da Osmanlı sınırları içerisinde yer alan birçok Türkmen topluluğunun başka bir coğrafyaya sadece ruh ve fikriyle göç etmesiyle değil fiziki olarak insan kaynak ve gücüyle de göç etmesiyle sonuçlanmıştır. Bu göçün bedeli her iki beylik için de ağır sonuçlar doğurmuştur.

Makalenin şahıs ve olay kadrosu yukarıda kısaca özetlenen coğrafya, siyasi, sosyal, iktisadi ve dinî olayların geçtiği yerde yaşamaktadır. Bu bakımdan da burada ele alınan hususlar bir nebze olsun bu konuların derinleştirilmesine veya anlaşılmasına katkı sunacaktır. Kaldı ki Dediği Sultan Menakıbı anlattığı olayları ve şahıs

kadrosuyla özellikle işaret ettiği Selçuklu dönemi ve sonrası açısından açık bilgi vermektedir. Dediği Sultan Menakıbının işaret ettiği coğrafya ve şahıs kadrosu Ahmet Yesevi ile başlatılmıştır. Özellikle Oğuzların göçleri, çok uzun bir coğrafyayı ve zamanı

aşarak birden fazla devlet ve beylik kurarak Rum’da neticelenen süreç ve sonrasına işaret etmektedir (Sümer, 1960: 567-594). Bu işaret Diyar-ı Rum ile ilgili kısmında Anadolu Selçuklu Devleti ve dönemindeki tavaif-i mülukten Karamanoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Menteşe Beyliği, Hamidoğulları, Karasi Beyliği, Eşrefoğulları, Safeviler vb. siyasi coğrafya ve ilişkilerini kapsamış ve Anadolu Devletinin yıkılmasına neden olan Moğolların askeri, siyasi, dinî ve sosyal etkileri de buna eklenmiştir. Yukarıda Moğolların siyasi organizasyon için yeni bir yapılanmaya neden olduğu ve siyasi ilişkiler etrafında sosyal ve dinî yapılanmaya gidildiğinin de ipuçları

gösterilmiştir. Bu etki aynı zamanda yeni grupların oluşturulup ön plana çıkmasına kolaylık sağlamıştır. Bir kısmı için de iktidar etrafında üretilen siyasi, iktisadi, dinî ve sosyal kuşatmaya maruz kalıp yerleşik oldukları bölgeleri terk edip uçlara doğru

hareket etmelerine neden olmuştur.

Sonuç olarak Horasan’dan Rum’a hareket eden ve Rum’da yerleşen Türkmen topluluklarının hangi esaslar etrafında nasıl bir organizasyon ile Diyar-ı Rum’u vatan kıldıkları konusu ilgi ve merak konusu olarak güncelliğini korumaya devam etmektedir. Doğrusu bu merakı giderecek akademi içi ve dışı çevrelerin önünde daha

fazla çalışılmayı beklemektedir. Adı geçen mevzu birden fazla disiplini ilgilendirmekte ve bağlantılı olarak ele alınmayı zorunlu kılmaktadır. Buna hatır siyasi tarihin sunduğu bilgi akışına göre siyasal sistem, vergi, ceza, eğitim ve tarikatlar etrafında konu şekillenmekte ve şekillendirilmektedir. Türkmenlerin Rum’u şenlendirip vatan kılışları ikinci derecede önemli bir konuya dönüşmekte veya siyasi tarih bu konuya dönüştürmektedir. Doğal olarak siyasi tarihin merkezinde ise ülkeyi yöneten

aile ve onların etrafında ikinci ve üçüncü halkada yer alan yöneticilerin mücadeleleri yer almaktadır. Doğrusu siyasi tarihin biçimlendirdiği bu tablo, kısa gibi görünen zaman ve mekân üzerinde hareket eden Türkmen tarihi açısından değerlendirildiğinde çok fazla bilgiye ulaşmak mümkün olmamakta veya ulaşılacak bilgi daha da azalmaktadır. Bu az ve zor alana ilişkin bugünden geriye kurgulu bir zihin dünyasından hareket etmek konunun anlaşılmasını daha da zorlaştırmaktadır. Bu iç içe

geçmiş ve bağlantılı görünen konunun tarihsel ideolojik alanın doğrudan müdahil olduğu siyasi, iktisadi, dinî, sosyal ve kültürel kurgu ve biçiminin kuşatması altında kaldığı da araştırmanın sorun olarak gördüğü hususa eklenmelidir. Bu son cümlede

işaret edilen husus da eklendiğinde Rum’a yönelen toplulukların hangi esas ve nasıl bir organizasyon etrafında Rum’a yerleştikleri konusu gitgide daha da karmaşık ve imkânsız hale gelmektedir. Kaldı ki üzerinde çalışma yapılan konu, günümüzde de bir sorun olarak kalmaya devam etmektedir. Yani tarihi olaylara ilişkin yapılan çözümleyici veya anlayıcı çabaların devam etmesi bir yana bahsi geçen toplulukların günümüzde dahi tam anlamıyla anlaşıldığı söylenemez. Böyle olunca merkezden uzakta ve merkeze doğru hareket eden ve merkeze doğru şekillenen en azından dil olarak yeniden yapılanan toplulukların günümüzdeki sosyal yapılarına ilişkin anlama ve açıklama çaba ve gayretleri devam etmektedir. Kuşkusuz Diyar-ı Rum’a yerleşen Türkmenlerin sosyal yapılarına ilişkin açıklama ve anlama çaba ve gayretlerine katkı sunacağı düşünülerek toplulukların kullandıkları dil, yazıya aktarılan sözlü kültür ürünü eserlerin çalışılması önem arz etmektedir. Yanı sıra ilgili metinlerin kendisini görünür kıldığı toplulukların sosyal yapılarının anlaşılmasını kolaylaştıracak gündelik hayatlarına ilişkin katılımcı gözlem metoduyla araştırmaların sürdürülmesini de

zorunlu kılmaktadır. Bu öneri bazı riskler de içermektedir. Risklerin kontrol edilip azaltılmasına yönelik toplulukların kullandıkları ikinci dilin yani kendi aralarında kullandıkları kavram ve terimlere yükledikleri anlama ilişkin çalışmalar yapılmalıdır. Topluluğun terim ve mecaz dağarcığının biriktirildiği hafızaya ilişkin dikkatli çalışmalar, ilgili metinlerin anlaşılması ve toplulukların kurulu dilinin görülmesini kolaylaştırırken riskli alanın daha da sağlıklı bir şekilde yürünmesine kolaylık sunacaktır.

Barkan’ın Fuad Köprülü’nün Abdal maddesine yapmış olduğu katkı ve açıklamaya göre: “Bizim burada tedkik ettiğimiz dervişlerle XVI ıncı eski Osmanlı şairlerinin tasvir ettiği şekilde çıplak gezen, esrar yiyen, kaşlarını, saç ve sakallarını tıraş eden, vücudlarında yanık yerleri ve dövme Zülfikar resimleri ve ellerinde musiki aletlerile

dolaşan serseri devrişler arasında büyük bir fark mevcud bulunması lazımgelir. Prof. Fuad Köprülü, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’nde yazdığı abdal maddesinde; XVI ıncı asırdan beri Türkiye’de yaşayan abdal lakaplı şeyhler ile abdallar yahud ışıklar ismi verilen derviş zümreleri hakkında izahat verirken onları bir takım genginci

derviş zümreleri gibi tasvir etmiştir. Bu izahata göre anlor ayın ve erkan itibariyle olduğu gibi akideleri bakımından da müfrit Şii ve Alevi heterodoxe bir zümre idi . Diğer serseri derviş zümreleri gibi evlenmiyerek bekar kalırlar ve şehir ve kabalardan ziyade köylerde kendilerine mahsus zaviyelerde yaşarlardı. Bunların arasında bilhassa daha fazla Kalenderiye tarikatından müteessir olanların dünya alakalarından tamamen uzak olmak, geleceği düşünmememek, tecerrüd, fakir, dilenme ve melamet başlıca şiarlarıdır. Bununla beraber, bütün Rum abdallarının her zaman ve her yerde dilencilerden, serseri ve çingene dervişlerden ibaret olduğunu farz etmek doğru değildir. Esasen Prof. Fuad Köprülü de bütün abdalların aynı şekilde yaşamadığını ve bazı abdal zümrelerinin, mücerred kalmak prensibinden ayrılarak, sair Kızılbaş zümreleri kabilinden bir secte halinde, Türkiyenin muhtelif sahalarında köyler kurup yerleşmiş olmaları ihtimalini kaydediyor. Aynı suretle Profesör, İran Türk aşiretleri ve Hazar ötesindeki Türkmenler arasında abdal adını taşıyan Türk oymalarına tesadüf edilmesini ve Eftalit’lerin daha asırlarca evvel abdal adını taşımış olmalarını da tetkike şayan görerek hatırlatmıştır. Bu vaziyette, “abdal” sözünün bir tasavvuf istilahı olmadan evvel bir aşiret veya zümre ismi halinde bulunup bulunmadığı ve bu nam altındaki bütün dervişlerin bidayette Orta Asyadan gelmiş abdal aşiretlerinin mümessili birer aşiret evliyası olup olmadığı meselesi tetkike muhtaç gözükmektedir. Serseri derviş zümrelerinin döküntülerinin toprağa yerleşerek köyler vücuda getirecek yerde, köyler vücuda getirecek şekilde toprağa yerleşmekte olan göçebe aşiretleri bir takım derviş zümreleri meydana getirmeleri daha fazla muhtemeldir. Esasen Prof. Fuad Köprülü de bu abdalların kendilerini Horasandan gelmiş göstermelerini, eski Oğuz rivayetlerinin aralarında hala yaşamasını, bunların etnik menşe’lerinin yani Türklüklerinin tesbiti bakımından çok mühim addetmekte ve abdalları Türklüklerinden en ufak bir şüphe bile caiz olmıyan ve eski Türk şamanizminin izlerini hala saklıyan Anadolu Alevi Türklerinden ayırmağa imkan görmemektedir. Şu halde, abdalların dilencilerden ve çingenelerden ibaret olacağına tıpkı bu Alevi Türkler gibi kısmen göçebe olmakla beraber, kısmen de eski zamanlardan beri toprağa bağlanmış ve ekincilik hayatına geçmiş Türk oymaklarından çıkmış olmaları lazım gelmez mi?”

Karamanoğulları Beyliğinin dip ataları olan Nure Sofi, Babai Hareketinin lideri Baba İlyas’ın halifesidir. Nure Sofi, Baba İlyas’ın yanında yetişmiş ve iyi bir eren ve bey olarak etrafında tanınmaya başlamış. Rum’a göç ve ardından yapılan yerleşim  hakkında verilen mücadelelerde yer almış, başarılı ve etkili olmuş. Vefatının ardından yerine oğlu Karaman geçmiş ve onun terbiyesiyle yetiştiği için bütün iyi ve güzel hasletlerle donanmış olarak Türkmenleri toparlamış. Karaman Bey bütün bu faaliyetleri yürüttüğünde en yakınında duran arkadaşları arasında Turgut ve Bayburt bulunmuştur (Şikari, 2005: 107-113). Kaynağın verdiği bilgi makalenin ele aldığı konu etrafında yeniden değerlendirildiğinde menakıbın verdiği bilgiler, arşiv belgeleri, şehir tarihi gibi kaynaklardan elde dilenlerle Baba İlyas, Nure Sofi ve Hacı Bektaş vb.

pir ve mürşitlerin tarikat içerisinde Türkmen sosyal yapı ve teşkilat geleneğini uygulamaları, sözlü ve yazıya aktarılıp sürdürülen metinlerde icra edilen irfan ve hikmetin aktarıldığı dile de uygun düşmektedir.

Oğuzların Rum’a başlayan göçleri iki yüzyıl civarında bir zamana karşılık gelmektedir. Bu göçler birden fazla coğrafya, savaş, siyasi teşekkülü olan çok geniş bir sosyal etkinlik içermektedir. Doğal olarak Oğuzların göçleri boyunca aldıkları isimler ve yerleştikleri yerler arasında ilişki bulunmakta veya böyle bir ilişki kurmak

mümkündür. Oğuzların Anadolu’da yerleşim yerlerine ilişkin tutulan defterler aracılığıyla takip etmek mümkün görünmektedir. Bunlar arasında özellikle Tahrirler, Kanunnameler, Şeriyye Sicilleri, Mühimmeler ve Ahkam Defterlerini saymak mümkündür (Sümer, 1958: 159-162). Anadolu Selçukluları, Türkmen ve Yörük şeklinde

iki ana gruba ayrılmıştır. Oğuz boylarının bu tanımı Orta Anadolu’da Kızılırmak’a olan kısmında Türkmen; Kızılırmak’tan itibaren ise Yörük adlandırmasına rastlamak mümkündür. Türkmenler içerisinde hiyerarşik bir yapı ve bu yapıya göre Türkmenler İl veya Ulus, İl’ller ise Boy ve Taife, Boy’lar ise cemaat olarak isimlendirilen oymaklara ayrılmaktadır. Boy’ların başında ise Boy Beyleri, Cemaatlerin başında ise Kethüda bulunurdu (Sümer, 1950b: 511). Bu adlandırma genel hatlarıyla yapılmakta ve her iki bakımdan da Rum’a ulaşan Oğuz boyları Türkmen ve Yörük adını almıştır. Hatta hem Türkmen hem Yörük adlandırmasının bir arada kaydedildiği veya bir yerde zikredilmiştir. Bunun en güzel örnekleri arasında da Atçekenler bulunmaktadır.

Oğuz boyları arasında Anadolu dinî ve sosyal tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan Çepniler, Atçekenleri de bünyesinde taşımaktadır. Atçeken ulusu Eski İl, Turgut ve Bayburt isimli yerlerde yaşamaktadırlar. Bütün bunlara göre Oğuz Türkmenlerinin Anadolu Selçukluları döneminde Konya ve çevresine yerleşen Çepni Boyu bünyesinde yer alan Atçeken İl’inin Karamanoğulları Beyliğinin dip atası olan Nure Sofe ile olan bağlantısı dikkat değer hususlar arasında yer almaktadır. Karamanoğulları Beyliğinin Osmanlı Devleti tarafından yıkılmasına kadar devam etmiş ve Atçekenler ile Karamanoğulları arasındaki ilişkisi sürekli tazeliğini korumuştur. Osmanlı Devleti yönetimi altına giren Atçekenlerin boy beyliği

beklentileri sürmüş ve buna bağlı olarak huzursuzlukları devam etmiştir. Şimdi de bu kısa bilgiden sonra Dediği Sultan Zaviyesi ve etki alanına dair bilgilere geçilebilir.

Dediği Sultan, Konya Ilgın Mahmut Hisar Beldesinde Turgutlu ve Bayburtlu toplulukları arasında yaşamış ve halkın evliya olarak kabul ettiği önemli kişilerdendir. Menakıbına göre Dediği Sultan, Seyyid Hacı İbrahim‘den el almıştır.Dediği Sultan, Hacı Bektaş, Karaca Ahmed, Seyyid Harun ve Mevlana ile aynı dönemde yaşamış ve onlarla görüşmüştür. Rum evliyaları ile Konya ve çevresi düşünüldüğünde Dediği Sultan büyük bir öneme haizdir. Konya merkezde oğlu Toruncan tarafından bir tekke kurulmuştur (Konyalı,

2007: 616). Yine halifelerinden Mürsel Yatağan tarafından Doğanhisar Göçü köyünde de bir zaviye kurulmuştur. (Konyalı, 1945: 597; Oral, 1954: 337-345).

Dediği Sultan ve zaviyesi hakkındaki kaynakların önemli bir kısmı zaviyesine ilişkin vakıf ve tahrir defterlerinde yer almaktadır. Karaman, Konya, Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir ile ilgili hemen bütün çalışmalarda Dediği Sultan ve zaviyesi hakkında malumat yer almaktadır (Konyalı, 1991: 91-95; Erdoğru, 1994: 89-158;

Erdoğru, 2003: 99-140; Erdoğru, 2004: 119-154; Demir, 2006: 127-157).

Ayrıca Konya Doğanhisar Tekke Köyündeki Dediği Sultan Zaviye ve Tekkesini konu alan iki çalışmanın ilki (Konyalı, 1945: 595-598) ikincisi de müstakil olarak Dediği Sultan’ı konu alan araştırma (Bakırer – Faroqhi, 1975: 447 – 471) içerisinde yer almaktadır. Bunların dışında Dediği Sultan Zaviyelerinin etki ve faaliyet alanını gösteren Diyarbakır Ergani‘deki Dediği Sultan Zaviyesini de konu alan araştırmayı da ekleyebiliriz (Erpolat, 2004: 53-56). Eğridir Yazla mevki civarında Dediği Sultan Türbesinden sökülerek bir okulun bahçesine taşınan kitabesini haber eden Oral, bu kitabenin Hamit Oğullarından Hüsamettin İlyas Bey zamanında yazıldığını bildirmekte ve bu tarihin de Ilgın Mahmut Hisar Dediği Sultan türbesiyle karıştırıldığını makalesine eklemektedir (Oral, 1954: 344).

Denizli merkez Karataş köyü yakınlarında ve köylülerin “Yukarı Tekke” dedikleri Dediği Sultan Zaviyesi, Kazak Abdal Zaviyesi ile aynı yerdedir. Karataş Köyü sınırları içerisinde bulunan Dediği Sultan Zaviyesine yine merkez köylerden Çukur Köyünden ulaşılabilir ve Çukur Köyünde de Teslim Abdal’ın Zaviyesi bulunmaktadır (Filiz ve diğerleri, 2007: 104; 124-125). Burada bulunan Dediği Sultan adlandırmasının imlasını Bedri Noyan “Dedeği Sultan Dergâhı” şeklinde okumuştur (Noyan, 2002: 23). Bedri Noyan bu adlandırma dışında “Dediği Sultan” isminin kaynağı hakkında da bilgi vermektedir. Noyan’ın verdiği bilgiye göre:

“Sarıkazak Abdâl’ın Balım Sultân dervîşi olduğu ve onunla beraber çok bulunduğu söylenmektedir. Sarı Kazak Abdâl’a, son günlerinde: Yerinize, posta kimi geçirelim, diye sormuşlar. O da:

-O (yani yerime geçecek kişi), zamanı gelince güvercin donunda gelir. Ona çok saygı gösteriniz, diye yanıt vermiştir.

Sarı Kazak Abdâl Sultân göçünce, gün gelmiş lokması yapılacak. Bütün muhipler toplanmışlar, ortada henüz kimse yok. Biraz sonra bir güvercin gelmiş. Bunu görenler:

-İşte, dediği sultân, dediği sultân!... diye fısıldaşmaya başlamışlar. Bundansonra da, güvercin insan donuna girmiş ve Posta oturmuş. Halk arasında bu  yaygın bir şekilde söylenmektedir. Sarı Kazak Abdâl’ın lokma töreni böylece yapılır. Kimse gelen zata adını bile sormaya cesaret edemez. Güvercin donunda görüldüğü zaman fısıldaşıldığı gibi “Dediği Sultân” adını alır. Bu söylem zamanla “Dedeği Sultân” şeklini almıştır.

Sarı Kazak Abdâl Dergâhı, sonradan büyük bir ün yapan Dedeği Sultân’ın adıyla da anılır olmuştur. Burası Halife Postu olan bir dergâh kabul edilmiştir. Buraya, Sarı Baba Dergâhı da demişlerdir. Osmanlı döneminde Denizli Kadısına gönderilen fermanda; buradaki “ışıkların” yani ışık tâifesinden olan Bektâşîlerin “gece

gündüz saz ve sözle vakit geçirdikleri” bu yüzden uslandırılmaları gerektiği buyuruluyordu. Anlaşılıyor ki sazıyla, sözüyle erkân yürüten Bektâşî’ye softa dayanamamış ve ihbar etmiştir. İstanbul’dan, bunlarla meşgul ol, diye kadıya emir gelmiştir.

Teslim Sultân Abdâl ile Kepenekli Sultân’ın Horasan’dan gelme oldukları da söylenir. Dedeği Sultân da Horasan’dan gelmiştir, diye bir rivayet vardır” (Noyan,2002: 80-81).

Dediği Sultan’dan kendi menakıbı dışında yer veren kaynak Seyit Harun Menakıbıdır. Menakıba göre Seyit Harun’un geldiği haberi kendisine ulaştırılan Dediği Sultan, bu keramet sahibi veliyi görmeye gider. Etrafındakiler keramet gösterip ayıya binip gitmesini isterler ve o da ayıya biner gider. Onun gelişini haber alan Seyit Harun taşa biner ve onu karşılar. Seyit Harun yanında üç gün kalır, birlikte namaz kılmaya kalktıklarında Seyit Harun, Dediği Sultan’dan su çıkarmasını ister ve o da asasını yere vurur, böylece yerden bir su çıkar. Bu suyun adı da Dediği Sultan Pınar’ı olur.Seyit Harun, namazı kıldırmasını ondan isteyince o da: Ben ümmiyim, zahir bilmem, der ve namazı onun kıldırmasını ister. Dediği Sultan, Seyit Harun tarafından kurulan şehrin dağa bitişik kurulmasını ve Müslüman olmayan toplulukların İslam’a davet edilmesini tavsiye eder. Daha sonra Dediği Sultan, Seyit Harun’un kızına talip olur ama Seyit Harun kızını ona vermez. Bunun üzerine Dediği Sultan, Seyit Harun’un bu tavrından dolayı rahatsız olur ve geri döner, kısa bir zaman sonra da Seyit Harun vefat eder (Uluçay, 1946: 773-774; Kurnaz, 1991: 53-57; Ayaz, 2008: 49-51).

Dediği Sultan ve Menakıbı iki ana konuda farklı kaynaklarda verilen bilgileri, desteklemekte ve anlaşılmasını kolaylaştırıp güçlendirmektedir. Birinci olarak Dediği Sultan’ın faaliyet ve etki alanı içerisinde olan topluluklar ve onlarla kurduğu ilişkiyi takip edip tespit etmektir. İkinci olarak da toplulukların yerleşik oldukları coğrafya ve coğrafya üzerinden faaliyetlerini tespit etmektir. Dediği Sultan ve bağlı topluluklarının yerleşim yerleri, yerleşik oldukları bu coğrafyayı adlandırmaları, ticari faaliyetleri, kurdukları zaviyelerle kadim menzil üzerinde menzilhaneleri işlevsel hale getirip yol güvenliği ve işleyişini sağlamaları hususlarına dair güçlü ipuçları sunmaktadır. Diğer yandan bütün bu faaliyetlerin yürüdüğü topluluklar olarak Dediği Sultan’ın hem menakıbı hem de faaliyet alanı Turgut ve Bayburt cemaatleri arasında geçmektedir.

Atçeken konfederasyonu içerisinde yer alan Türkmenlerden Turgut ve Bayburt toplulukları aynı zamanda bu adlarıyla Karaman Vilayetinde idari merkezler olarak yer almıştır. Karaman Vilayeti Konya Paşa Sancağı Akşehir Livası içinde veya müstakil olarak Turgut Livası veya bu idari yapı içerisinde Turgut ve Bayburt Nahiye olarak devamlı surette yer almıştır (Erdoğru, 1992: 417-428). Turgut ve Bayburt cemaatleri uzun bir süre Esb Keşan Livası içerisinde de değerlendirilmiştir (Karadeniz, 2000: 183-193). Ayrıca muhtelif yıllarda Turgut ve Bayburt Türkmenlerinin bu coğrafyanın dışında başka yerlerde de iskân edildiği ve iskân edildikleri yerlerde

de yerleşim yeri adı olduğu herkesin malumudur (Sümer, 1999: 179-199). Atçekenler, Konya bölgesinde Tuz Gölü etrafında Eski il kazası merkez olmak üzere Turgut ve Bayburt kazasında yaşamaktaydılar. Atçekenlerin yerleşik oldukları veya konup göçtükleri coğrafya genel olarak Aksaray – Akşehir ile Ankara – Konya arasında Doğu – Batı ve Kuzey – Güney ekseninde Konya ovasında özellikle Konya

bozkırlarıdır (Atçeken, 1995: 16). Karamanoğulları Beyliğinin en güçlü destekçileri içerisinde bulunan Atçekenler geniş bir konfederasyonu içermekteydi. Atçekenler organizasyonu başlarındaki beyler tarafından idare edilir ve baktıkları veya bakmakla yükümlü oldukları atlardan dolayı da sulu alanlarda dolaşmaktaydılar. Bu bakımdan da rastgele değil belirli alanlar içerisinde gidip gelmekteydiler. Osmanlı tahrirlerinde kendilerinden alınan vergi kayıtlarına bakılacak olursa yerleşik hayata geçmiş Atçekenlerde bulunmaktadır (Hüseyniklioğlu, 2008: 39-64). Atçekenleren alınan vergi ve esasları Karamanoğlu İbrahim Bey zamanından itibaren uygulandığı kayıtlıdır. Bundan dolayı da bir süre sonra yerleşik hayata geçip tarımla meşgul olup at yetiştirmeyenler “at yetiştirmiyor” diye vergiden muaf tutulmaktadır. Yani ziraat ve çift işiyle uğraşanlardan vergi alınmazken at yetiştirmedikleri şeklinde kayıtlara bir açıklama da düşülmüştür. Karamanoğulları Beyliğinin yıkılması ve Fatih’in Osmanlı Devletine bu bölgeyi katmasının ardından yeniden toparlanamamaları için uygulanan programla Atçekenler, ziraat ve çift işine yöneldiler. Bu durum yapmış oldukları hizmetin azalması nedeniyle toparlanmalarına imkân sunulmaya çalışıldıysa da Atçekenler azaldı ve sadece geçen yüzyıla kadar bölge adı olarak kullanılmaya devam etti (Beldiceanu-Steinherr, 1992: 51).

Osmanlı Devletinin Karamanoğullarıyla mücadele ettiği dönemde diğer beylikleri de kendi sınırlarına dâhil etmeye başlamıştı. Bu gelişmeler Karamanoğulları Beyliği sınırları içinde Erdebil Tekkesinden Şeyh Cüneyd Konya’ya kadar gelmiş ve bir dizi faaliyet başlatmıştı. Konya’da bir süre kaldıktan sonra Varsak Türkmenleri

arasında da çalışmalarını sürdürmüştü (Aşıkpaşa, 1332: 264-269). Siyasi kargaşaların Karamanoğulları Beyliğinde meydana gelip artması Şeyh Cüneyd sonrası Şeyh Haydar’ın faaliyetlerinin Karamanoğulları arasında başarı oranını artırmıştı. Şah

İsmail büyükbabalarının Rum içindeki halife ve müritleriyle olan ilişkisini sürdürüp geliştirmiştir. Bir süre sonra da Şah İsmail irtibat halinde olduğu topluluklarla Erzincan’da toplantı yapmıştır. Erzincan’daki bu toplantıya Karamanoğulları Beyliğinden birçok aşiretin katıldığı ve bunlar arasında Turgutlularında bulunduğu kaynaklarda yer almaktadır (Sümer, 1992: 18-19). Safevilerle başlayan siyasi, kültürel, sosyal ve dinî uyuşma Atçeken konfederasyonu içerisinde yer alan özellikle Turgut

ve Bayburt daha sonra Safevi Devletinin kuruluşuna iştirak eden Türkmen aşiretleri arasında yer almışlardır (Sümer, 1992: 51).

Sonuç:

Makale, Anadolu Selçuklu Devletinin merkezi olan Konya ve çevresine Horasan’dan başlayan göçler ve göçlerle beraber gelen topluluklar ile onların başlarında reis – seyitlerden Dediği Sultan ve menakıbını konu edindi. Buradan yola çıkarak Moğol saldırıları, meydana gelen siyasi istikrarsızlıklar ve bozulan iktisadi yapı etrafında kervansaraylarla sağlanan güvenli yolculukların destekçisi olarak zaviyelerin etkisine işaret etti. Bu çerçevede organizasyonun aktörleri göçmenlerin başlarında yer alan pir ve mürşitlerin stratejik öneme sahip bölgelerde önce Bizans ardından da Moğollara karşı güvenli ortam oluşturmaya çalıştıkları ortaya konuldu.

Savaş ve siyasi kargaşalara rağmen pir ve mürşitler zaviyeler etrafında organize edip örgütlediği toplulukları bir arada yeni toprakları şenlendirmelerindeki etki başarıları açıklığa kavuşturuldu. Özellikle uluslararası ticaret yoluna ilişkin atılan adımlar göç,

askeri ve haberleşme alanlarını kontrol etme gücü sunarken kuzey güney ve doğu batı eksenindeki akışı da takip etme fırsatı verdiği görüldü. Bir süre sonra beraberinde imkânları da getiren fırsatlarla göçmenlerin Bizans ve Moğollar arasında sıkıştığı dönemlerde de küçük beyliklere dönüşerek etkili olmayı sürdürdüler.

Makale, göç, yeni yerleşim yerleri, ticaret yolu etrafında atılan stratejik adımlara örnek olarak Konya çevresinin Alevi Bektaşi ocakları açısından önemine işaret edip Dediği Sultan ve Menakıbı çerçevesinde bu konuya değindi. Makale de doğrudan Dediği Sultan Menakıbından yararlanarak verilen bilgilerin dışında Tahrir

ve vakıf kayıtlarının yanı sıra şehir tarihleri, mimari, sanat tarihi ve diğer menakıp kayıtlarına da yer verildi.

Dediği Sultan, Hacı İbrahim’in halifesidir. Dediği Sultan’ın halifeleri arasında Yatağan Mürsel Ahmet’in zaviyeleri de günümüze kadar ulaşmıştır. Dediği Sultan zaviye ve zaviyeleri kadim ticaret, askeri ve hac yolunun Anadolu kısmında sağ yol üzerinde bulunmaktadır.

Dediği Sultan Menakıbının verdiği bilgilere göre Dediği Sultan, halifeleri ve diğer mürşitlerle Konya ve çevresinin Alevi Bektaşi ocaklarının merkeze hareket noktasında bulunmaktadır. Özellikle Anadolu Selçukluları öncesi ve Moğol saldırıları sonrasında uçlara doğru hareket eden topluluk ve pirlerin geçiş alanında yer

almaktadır. Bu bakımdan da tarihi kayıtlarda bu topluluklar ve bağlı bulundukları pirlerinin vakıf ve tahrirlerine rastlanmaktadır. Konya çevresinden Anadolu içlerine ve uçlara doğru hareketi takip etmede de Dediği Sultan ve Menakıbı büyük bir katkı sunmaktadır.

Kaynakça

AŞIKPAŞAZADE (1332). Tevarih-i Âl-i Osman Aşıkpaşazade Tarihi, Notlandıran: Âlî Bey, İstanbul, Matbaa-iÂmire.

AYAZ, A. (2008). Seydişehir Tarihi, Seydişehir: Kendi Yayını.

AYDOĞDU, D. (1994). Beykonaklım, Kendi Yayını.

BAKIRER, Ömür – Faroqhi, Surayya (1975). “Dediği Dede ve Tekkeleri”, Belleten, Sayı 155, Ankara:Türk Tarih Kurumu Basımevi, ss. 447-471.

BARKAN, Ö. L. (1942). “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler I”, Vakıflar Dergisi, Cilt 2, Ankara, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, ss. 270-353.

BELDICEANU-STEİNHERR, I. (1991). “Atçeken”, İslam Ansiklopedisi, cilt 4, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, ss. 51.

ÇAYCI, A. (2008). Eşrefoğlu Beyliği Dönemi Mimari Eserleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

ÇAYCI, A. ve ÜREKLİ, B. (2003). “Dediği Sultan Haziresi Mezar Taşları” Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 10, Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları, ss. 359-401.

DEMİR, A. (2006). “Tahrir Defterlerine Göre Akşehir Zaviyeleri”, Doğumunun 65. Yılında Prof. Dr. Tuncer Baykara’ya Armağan Tarih Yazıları, Editör: M. Akif Erdoğru, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları, ss.127-157.

ERDOĞRU, M. A. (1994). “Karaman Vilâyeti Zâviyeleri”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 9, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 89-158.

ERDOĞRU, M. A. (2003). “Murad Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilâyetinde Vakıflar II”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 18, No: 2, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 99-140.

ERDOĞRU, M. A. (2004). “Murad Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilâyetinde Vakıflar III”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 19, No: 1, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 119-154.

ERDOĞRU, M. A. (2004a). “Murad Çelebi Defteri: 1483 Yılında Karaman Vilâyetinde Vakıflar IV”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı 19, No: 2, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 141-176.

ERDOĞRU, M. A. (1992). “Karaman Vilayetinin İdari Taksimatı”, Osmanlı Araştırmaları, Sayı, 12, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, ss. 425-430.

HÜSEYNİKLİOĞLU, A. (2008). Karaman Beylerbeyliği’nde Konar-Göçer Nüfus (1500 1522), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

KARADENİZ, H. B. (1995). Atçeken Oymakları (1500-1642), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seydisehirgundem.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.