Yazı Detayı
11 Haziran 2018 - Pazartesi 00:27 Bu yazı 395 kez okundu
 
Gececi
Uğur Demircan
ugurdemircan@outlook.com
 
 

Haziran güneşi nazlanarak batmış; gün boyu sağa sola koşturan, birbirleriyle konuşan, çeşit çeşit iş yapan ahalinin ekserisi dinlenmeye başlamıştı. Yemekler yenilmiş, misafirliklere gidilmiş, çaylar içilmiş, evlere dönülmüş, çocuklar uyutulmuş ve artık hangi evde neler neler yapılmış ise sonunda tüm şehir istirahata çekilmek üzereydi. Isınan asfalt yollar ve parke taşları soğumaya başladığında gece çökmüştü. İnsanların çoğu yatmaya hazırlanırken, hayatı vardiyalar halinde yaşayan bir kısmı ise çalışmaya gidiyordu.
Küçük liman şehrinin büyük fabrikası, yarım asırdır bölgenin ekmek kapısıydı ve neredeyse üçüncü nesil çalışıyordu tesislerde. Gündüz, memurlar da çalıştığı için canlı, hareketli bir kamu kurumuydu fabrika. Akşam vardiyası, yarısı gündüz yarısı gece sayılabilecek bir ara çalışmaydı; bir nevi geçiş vardiyası sayılabilirdi. Ama gece vardiyası, kelimenin tam karşılığıydı ve işçiye ödenen küçücük ücret farkının fazlasıyla hak edildiği bir çalışma dilimiydi. Gündüz uyuyup, gece çalışmak hem bedensel hem de toplumsal olarak insana uygun bir durum değildi ancak sistem, insanlardan azami fayda sağlamak üzerineydi ve ücreti de ödenince bu, kölelik olmuyordu.
İlk saatlerde nispeten biraz hareketlilik olsa da ilerleyen saatlerde tüm işletmeye bir ölüm sessizliği hâkim oluyordu. Tabi ki burada kastedilen sessizlik, temel makine seslerinin hiç susmaması şartına bağlı idi. Fabrikanın kendi sesiydi bu. Yirmi dört saat kesintisiz sesler çıkarırdı fabrika. Onun için durmaksızın çalışır, üretirlerdi ancak o yine de memnun olmaz, homurdanırdı sanki. Neyse ki ilk günden itibaren, çalışanların kulakları alışırdı bu sese.
Elinde poşetiyle, nöbet tutacağı bacanın altına geldi Muammer. Kısa boyluydu ancak çevik bir yapısı vardı. Dalgalı dökük saçlı, sarı bıyıklıydı. Poşetinde yarım ekmeği, domatesi, peyniri vardı. Gündüz çalışanlar nasıl öğle yemeği yerlerse, gece çalışanların da bir ara öğünü oluyordu. Fabrikada kahvaltı veriliyordu gerçi ama Muammer taşeron işçisi olduğundan, yemek fişi vermiyorlardı onlara. Sendika hakkı da yoktu Muammer'in. Zaten Muammer gibilerin, olmayan hakları yerine, sahip oldukları haklardan bahsetmek daha kısa sürerdi.
Yapacağı iş aslında basitti. Baca vardiyası en kolay olanıydı; Eyfel Kulesi'ne benzer dört metal baca vardı ve her ikisinin nöbeti bir işçiye veriliyordu. Gecenin başında diğer nöbetçiyle selamlaşarak yerlerine dağılıyorlardı.
İki bacanın altında da bazı pompalar vardı ve kuyular doldukça, motorları çalıştırarak sıvıları boşaltıyorlardı. Uyuyup kalırsa o kostikli pis sular taşıyor her yer berbat oluyordu. Kostik, ekşi kokulu bir çeşit asitti. Bir de gösterge kadranlarıyla dolu büyük bir pano vardı; oradaki gösterge değerlerini saat başı bir deftere kaydetmesi gerekiyordu. İşte tüm gece yapacağı iş bundan ibaretti.
Dinlenmek için kullandığı gösterge panolu odaya geldi. Odada, pano dolabı dışında; bir metal masa, bir sandalye, masanın diğer tarafında işçilerce kaynakla yapılmış, üstüne şilte ve keçe örtülmüş demirden seki ve duvarda bir sendika takvimi dışında bir şey yoktu. Poşetini çiviye astı, uzun samsununu, çakmağını ve küçük radyosunu masaya koydu.
Yerel radyolar türemişti son yıllarda ve ha bire arabesk müzik çalıyorlardı, özel radyo olmanın verdiği özgürlük havasıyla. O, daha uzakları dinlemeyi severdi oysaki. Kısa dalganın cıvıltılı frekans arama sesi arasında, bazen Rusça bir haber yayını yakalardı; bazen derinlerden gelen bir yankılanma şeklinde Arapça bir şarkı denk gelirdi; bazen de polis radyosu dinlerdi. Yerel radyolar yokken, arabesk dinlemek isteyenin adreslerinden biriydi polis radyosu. Neden adı polis radyosuydu, bilmezdi Muammer. Sonunda yine TRT’yi açar, babadan dededen bildiği türküleri dinlerdi cızırtılar eşliğinde.
Kısa dalga radyo, uzak mesafe demekti ve Muammer o uzak mesafeleri çok iyi bilirdi. Gençliği gemilerde geçmişti. Köyünden, arkadaşıyla bir heves çıkmış, soluğu limanda almıştı. Hem para kazanacak hem gezecekti hesabına göre. Maceralar onu bekliyordu. Oysa çoğu kez vardıkları limanın şehrini bile göremezdi. Gemilerde çalıştığı yılları, pompalarla vanalar arasında geçmişti makine dairesinde. Şimdi de fabrikada pompalarla vanalar arasındaydı. Geçmiş yıllardan kendine kalan, öğrenebildiği bir kaç yabancı cümle ve kahvede arkadaşlarına hava atmak için kullandığı -çoğu yalan- yabancı ülke hikâyeleriydi. Bazen rüyalarında, giderdi yine o gemilere. Zorluklarına rağmen, bu yaşadığı hayattan iyiydi yine de. Denizin kokusu bile yeterdi. Keşke hiç dönmeseydi!..
İlk saat başı değerlerini deftere kaydettikten sonra tuvalete çıktı. İki bacanın ortasındaki geçiş binasındaydı tuvaletler. Fabrikanın uğultusu dışında ses olmadığı gibi hiç bir canlı emaresi de yoktu geçtiği yerlerde. Karanlık, fabrikanın en çok çalışan işçisiydi. Vardiyanın sahibi oydu ve her köşe başında o vardı. Duvarlardaki tek tük lambalar kendilerini aydınlatmaktan aciz, yapıldıkları yılların türkülerini mırıldanır gibiydiler. 'Destur' çekerek girdi, çıktı. Lavaboda, hızar tozu karıştırılmış arap sabunu ile yıkadı ellerini. Olmayan aynaya baktı, saçını ıslattı. Yaşadığı dünyaya aksi düşmeyen insanlardandı, alışkındı.
Bacanın altına girdi. Büyücek bir odaydı burası, kuyular henüz boştu. Diğer bacaya da gidip baktı ve odasına döndü. Odanın kapısında Mevlit onu bekliyordu.
- Nerelerdesin gardaş yau, bi'çayını içelim dedik, yoksun?
- Hoş geldin Mevlit. Bacaları dolaştım da... İçeriz çay, ayıpsın.
İkisinin ses tonunda da sözlerin samimiyetine tezat bir soğukluk vardı. Çay demleme ve içme boyunca da devam eden bu türlü konuşmaların altında derin bir husumet hissediliyordu ve o kadar belirgindi ki odadaki üçüncü biri gibi aralarında oturuyordu.
Mevlüt yan komşularıydı. Çoğunluğu bir ya da iki katlı, düşük kiralı evlerle dolu dış mahallelerden birindeydi evleri. Bu işe girmesine o vesile olmuştu iki yıl evvel. Akşam oturmasına gidip gelirlerdi sık sık. Bazen, hanım hasta, diyerek Mevlüt kendi gelirdi çay içmeye. Tavla oynarlardı. İşyerinde de bazen vardiyaları kesişirdi bu geceki gibi.
- Mevlüt, şimdi sen yine şey diyecen ama valla durumlar pek umduğumuz gibi olmadı. Yani...
- Para işini mi diyon, onun için gelmedim ben bak yanlış anlama ha.
- Yok canım olur mu, sana karşı boynumuz bükük ama ne yaparsın.
Bir milyar borç almıştı Mevlüt'ten ve neredeyse bir yıl olmuştu. Arada bir, ufak ufak ödemeler yapabilmişti ama daha yarısını bile kapatamamıştı. Artık Mevlüt'ü mahallede ya da işyerinde her gördüğünde, sadece borcu geliyordu aklına.
- Yahu Muammer bak, şimdi ayıbettin gardaşım, hem biz komşuyuz seninle ne olacak.
Böyle diyordu ama, bu cümleler, Muammer'in kulaklarında böyle algılanmıyordu. Sigaranın biri bitmeden diğerini yakıyordu ama bunun hiç bir şeye faydası olmuyordu.
Güneş doğduktan sonra, nöbet yerini gündüzcüye bıraktı ve banyoluklara koştu. Kısa bir sürede duş alıp, giyinmesi ve dolmuşlara yetişmesi gerekirdi. Banyoluk dedikleri binada yüzlerce elbise dolabı ve duş kabinleri olurdu ve işten çıkarken fabrikanın kirini fabrikada bırakmak adetti.
Dolaptan havlu, sabun alıp kabinlerden birine girdi. Yıkanırken, öbür duşlardan gelen sesler, şarkılar, su çağıltılarına karışıyordu yine. Kendi adını duyunca dikkat kesildi ister istemez. "Bacadaki Muammer" diyordu, duşlardan birinde. "Gececiyken, evine..." diyordu. "Mevlüt..." diyordu.
Su sesleri kesildi birden. Tüm sesler kesildi. Şakaklarındaki zonklama, kulaklarını içten tıkamış gibiydi. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki hemen oracıkta öleceğini zannetti. Beyni şimşek gibi, binlerce ihtimali bir araya getiriyor, geçmişten ipuçları getirip birleştiriyordu duyduğu sözlerin ışığında. Kafası arı kovanı gibi olmuştu. Ortaya iğrenç bir petek çıkıvermişti kısa zamanda.
Islak ıslak giyindi. Gözleri kararıyordu. Kâbusta gibiydi. Duvarlara tutuna tutuna elbise dolaplarının olduğu yere koştu. Dolap sıralarının arasında koşturarak sağa sola bakındı. Mevlüt oradaydı. Atıldı. Onun, bir hırsla üzerine doğru geldiğini görünce, Mevlüt' ün yüz şekli değişti. Gelen, hiç de hayra gelmiyordu.
Banyo nöbetçisi gürültüyü duyup içeri koştu. Muammer deli gibi yumruk savuruyor, diğeri de hiç bir şey söylemeden kaçmaya çalışıyordu. Dolaplar devrilmiş, sağa sola kan sıçramıştı. Çevreleri kalabalıklaştı, işçiler araya girip ayırdılar. "Bittin lan sen" diye bağırıyordu Muammer. Mevlüt' ten ses çıkmıyordu.
Bir kaç dakika geçmişti. İşçiler Mevlüt' ü oradan göndermişler, Muammer dolapların arasında yere çökmüştü. "Bittim lan ben" diye ağlıyordu. Yerinden hırsla doğruldu, gerisin geriye bacalardaki odasına koştu. Odadaki yeni vardiyacıya aldırmadan, demir sekinin altına soktu elini. Sapı kendirle sarılmış uydurma ancak kalınca bir bıçak vardı orada. Gece çalışıyoruz, ne olur ne olmaz, diye koymuştu oraya. Kaptığı gibi fabrikanın ana giriş kapısına doğru koştu.
Koşuyordu. Baca ile dış kapı arasındaki yol daha da uzuyordu sanki o koştukça. Düşünmeden koşuyordu. Deniz kokusu geliyordu burnuna şimdi. Deniz kokusu, mazot kokusuna karışıyordu. Elinde bıçak, koşuyordu. Koştukça, yaşadığı yıllar geriye doğru sayıyordu sanki. Hayat geri sarıyordu. Fabrikanın gürültüsü, geminin makina dairesinin sesine dönüyordu. Elinde bıçak, gözünde yaş, koşuyordu, yol uzadıkça.
Martı seslerini duyuyordu yine. Limana koşuyordu şimdi. Kan damlıyordu artık bıçaktan. Yıllar siliniyordu hayatından koştukça ve o denize koşuyordu son sürat. Denize ulaşınca kurtulacaktı. Özgür olacaktı yeniden. Bunlar hiç olmamış olacaktı.

 
Etiketler: Gececi,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Alıntı Yazarlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
Özlü Sözler
Kuvvetini mazluma karşı değil, zalime karşı kullan…


Hacı Bektaşı Veli
Bir Hadis
Allah Rasûlü; “Din nasihattır, samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.


SADİ
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

,